15 Aralık 2017 Cuma

ENDUSTRi 4 - 2017/1. Bölüm

Endüstri 4.0

Devrim ve üretim yapısında devrim
Devrim, bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik olarak tanımlanıyor. Devrimler sosyal ve kültürel alanlardan üretime dönük ekonomik alanlara kadar her alanda ortaya çıkabiliyor. Yukarıdaki tanımdan gidersek bazen devrimlerin belirli bir evrim süreciyle iç içe geçerek geliştiğini görüyoruz. Mesela birinci sanayi devriminden ikinciye geçiş birdenbire olmuş bir devrim değil. Bu iki devrim bir arada bir süre yaşadıktan birlikte var olduktan sonra ilki ortadan kaybolmaya yöneliyor ve onun sistemleri yerine ikincinin sistemleri geçiyor. Buna karşılık mesela Fransız devrimi çok daha kısa bir sürede gerçekleşmiş ve daha ani ve kökten değişikliklere yol açmış görünüyor.

Dünya, bugün, Hannover 2011 Fuarında Almanların ortaya attığı Endüstri 4.0 deyimiyle tanımlanan yeni bir sanayi devrimini konuşuyor.   

Üretim alanında şimdiye kadar biri tarım kesiminde üçü sanayi kesiminde olmak üzere 4 büyük devrim yaşandı. Önce kısaca bunlara bir bakalım.

Tarım devrimi ya da neolitik devrim
İnsan, M.Ö.10 binlere, bir başka deyişle neolitik döneme,  gelinceye kadar avcı ve devşirici olarak yaşadı. Vahşi hayvanları eti ve postu için avladı, yabani meyveleri devşirip yedi. Ürettiği tek şey hayvan öldürmeye ve kendini savunmaya yarayan taştan yapılma ilkel silahlar ve üşümemek için giydiği ilkel kıyafetlerdi. Bunun dışında yalnızca bir tüketici konumundaydı. Doğaya hiç bir şey katmıyor, yalnızca doğanın verdiklerini alıp tüketiyordu. M.Ö. 10 binlerde insanın ilk kez yerleşik yaşama geçerek, tarım yapmaya ve hayvan yetiştirmeye başladığına ilişkin izler var. Çatalhöyük ve Hacılardaki kalıntılar, insanların buralarda yerleşip kentler kurduklarını, bitkileri ehlileştirerek tarımsal üretim ve hayvanları evcilleştirerek hayvancılık yapmaya başladıklarını gösteriyor. İnsanın tüketicilikten üreticiliğe geçişi çok büyük bir ekonomik devrimdir. Bu devrimin sonraki devrimlerden çok önemli bir farkı var: İnsan ilk kez tüketicilikten üreticiliğe geçmiş bulunuyor. Buna ‘tarım devrimi’ ya da ‘neolitik devrim’ adı veriliyor. Bana sorarsanız bu devrimin adı ‘üretime geçiş devrimi’ olmalıydı. Çünkü bunun ötekilerden ayırt edici farkı insanın üretime başlamasıdır.

Birinci sanayi devrimi ya da Endüstri 1.0
1712 yılında Thomas Newcomen yeni bir tür buhar makinesi geliştirdi. Bu makinenin pistonu bir zincir yardımıyla bir kaldıraca, kaldıraç da su tulumbasına bağlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içine gönderilen soğuk su buharı yoğunlaştırılıyor, böylece atmosferik basınç pistona aşağıya doğru kuvvet uyguladığında su madenden yükseliyordu. 1764 yılında bozulan Newcomen makinelerinden birini onaran James Watt, bu makineyi geliştirerek iki odalı ve supaplı hale getirdi. Bu odalardan biri sürekli sıcak, diğeri soğuk tutuluyordu. Watt 1781 yılında yeni mekanik aksamlar ekleyerek makineyi iyice geliştirdi.

Bu yeni katkıyla buhar makinesi sanayiye uygulanabilir hale geldi. Bu şekilde geliştirilmiş buhar makinesinin 1700’lerin son bölümünde dokuma tezgâhlarında kullanılmasıyla üretim sürecinde çeşitli aşamaları tamamlayacak biçimde birbiriyle bütünleşmiş bir düzene geçilmesi birinci sanayi devrimi olarak kabul ediliyor. Tekstil sanayiinde başlayan bu değişim başta kimya sanayii olmak üzere diğer sanayi dallarına hızla yayıldı. Demiryolu ağının yaygınlaşması bu devrimin de yaygınlaşmasına yol açtı. Endüstri 1.0 üretimin makineleşmesi ve elde edilen ürünlerin demiryolu ağlarıyla tüketim merkezlerine taşınması olarak tanımlanıyor.

İkinci sanayi devrimi ya da Endüstri 2.0
İkinci sanayi devrimi, üretim sistemlerinde elektriğin kullanılması ve elektrik gücünün montaj hatlarına kumanda etmesiyle ortaya çıktı. Elektrik gücüyle hareket eden üretim hattı ilk kez hayvan kesim işlemleri için ABD’de mezbahalarda kurulan sistemlerle başladı. Ama sistemin asıl uygulanışı Ford Motor Fabrikalarında kurulan seri üretim hatlarıyla oldu. Ford Motor Fabrikalarının otomobil üretiminde uyguladığı bu sistem, üretim ölçeğinin büyütülebilmesine ve dolayısıyla maliyetlerin ve fiyatların ucuzlamasına yol açtı. Bu fabrikalarda uygulanan teknikler o zamana kadarki iş yönetim modellerinin de yeniden yazılmasına yol açtı. Bu devrimin yarattığı ekonomik verimliliğin yaygınlaşmasında karayolu ağının yaygınlaşması önemli rol oynadı. Endüstri 2.0 üretimin makineleşerek seri üretime geçilmesi ve üretilen malların demiryolunun yanı sıra karayolu ağıyla da tüketim merkezlerine ulaştırılması olarak tanımlanıyor.

Üçüncü sanayi devrimi ya da Endüstri 3.0
1970’lere girerken algılayıcılardan alınan bilgiyi, bir program çerçevesinde iş elemanlarına aktaran mikroişlemci tabanlı programlanabilir mantık devresi geliştirildi. Ve bu sistemin üretim sistemlerine uygulanmasıyla üretim sisteminin otomasyonu mümkün oldu. Bu gelişme üretime insan katkısını oldukça düşürerek hatayı da minimize etti. Böylece 1970’lerin başından günümüze kadar gelen yeni bir sanayi devri başlamış oldu. Bu dönemde bilgisayar kullanımı, akıllı telefonlar, internetin yaygınlaşması üretimi her yönüyle geniş biçimde etkiledi ve biçimlendirdi. İletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle, ticaret ve endüstri küreselleşti. Endüstri 3.0 üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve üretimin otomasyonu olarak tanımlanıyor.
Buraya kadar saydığım devrimlerin iki özelliği var: (1) Devrimler arasındaki süreler kısalıyor. Tarım devrimi ile ilk sanayi devrimi arasında yaklaşık 12 bin yıl süre geçti. Endüstri 1.0 ile 2.0 arasındaki süre yaklaşık 80 yıldır. Bu süre Endüstri 2.0 ile 3.0 arasında 120 yıl, Endüstri 3.0 ile 4.0 arasında 70 yıldır. (2) İnsan emeğine ihtiyaç azalıyor. Her bir sanayi devrimi üretim yapılırken bir önceki üretim sistemine göre insan emeğine olan ihtiyacın daha da azalmasını sağladı.  
Yeni bir sanayi devriminin eşiğindeki dünya: Endüstri 4.0
Dünya ekonomisinin küreselleşmesi en açık etkisini iki alanda gösterdi: (1) Sermaye akımlarının serbestleşmesi, (2) Üretimin yer değiştirebilmesi. İlkinin sonucu olarak sermaye, en çok para kazanabileceği alanlara ve yerlere gitmeye başladı. İkincinin sonucu olarak da üretim en ucuza gerçekleştirilebileceği yerlere kaydırıldı. Üretimin en ucuza yapılabileceği yerler, ucuz emek ve sağlanan vergi kolaylıkları nedeniyle başta Çin olmak üzere Uzakdoğu ülkeleriydi. 1980’lerden başlayarak ABD ve Avrupa sermayesi üretim merkezlerini bu ülkelere kaydırdılar. Çin ve diğer Uzakdoğu ülkeleri bir süre Amerikalı ve Avrupalı firmaların üretim üssü olarak çalıştı. Halen de bu şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Ne var ki artık bu ülkeler bu ürünleri kendileri de yapmaya yöneldiler. Çin ve diğer Uzakdoğu ülkeleri, yavaş yavaş başkaları için üretim yapmaktan çıkmaya ve kendi markaları altında üretim yapmaya başladılar. Bugün yalnızca Çin mallarını satan çok sayıda internet satış sitesi var.
Aşağıdaki tablo 2006 ile 2011 yılları arasında sanayi malı satış gelirlerindeki değişimi gösteriyor (milyar USD, Kaynak: Ali Rıza Ersoy: On the Way to Industry 4.0, March 2016)
Ülke
2006
2011
Değişim (%)
Euro Bölgesi
550
620
13
ABD
280
280
0
Almanya
190
220
16
Rusya
10
15
50
Çin
170
580
241

Tablo bize Çin’in sanayi malı üretiminde sergilediği çarpıcı gelişimi gösteriyor. Alman hükümeti bu gelişme üzerine Doğu’nun Batı’yı geçtiğini ve aranın hızla açılmakta olduğunu görerek 2011’de Hannover Fuarında Endüstri 4.0’ı gündeme getirdi.
Endüstri 4.0; asıl olarak imalat sanayiinde bilgisayarlaşmanın en üst düzeye çıkarılması ve dolayısıyla üretimin yüksek teknolojiyle donatılmasını hedefleyen bir yaklaşım. Burada üç temel amaç güdülüyor: (1) Üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve bu yolla üretimdeki hataların ortadan kaldırılması. (2) Üretimin en üst düzeyde esnekliğe kavuşturulması ve bu yolla tüketiciye özel ürün yapabilme imkânının elde edilmesi. (3) Üretimin hızlandırılması.
Bu amaçlara ulaşıldığında Çin ve diğer Uzakdoğu ülkelerinin ucuz emekle elde ettikleri rekabet üstünlüğü ortadan kalkacak. Üreticiyle tüketicinin anlaşması çok daha kolay olacak. Örneğin beyaz boya üzerine siyah puanlı desenleri olan bir otomobil isteyen tüketiciye, aşağı yukarı aynı fiyat kalıpları içinde kalınarak, özel üretim yapılması mümkün olacak. Üretim hızlanacak ve bu yolla siparişin beklenme süresi son derecede azalacak.
Almanya tarafından ortaya atılmış olsa da bugün ABD ve diğer Avrupa ülkeleri de Endüstri 4.0 üzerinde ciddi çalışma yapıyorlar.
Sanayi devriminin Osmanlı devleti üzerindeki etkileri
Nüfusu ve doğal zenginlikleriyle Osmanlı Devleti Avrupa malları için önemli bir pazar niteliği taşıyordu. Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan arz fazlası üretim, kapitülasyonların da varlığından yararlanarak Osmanlı pazarlarını istila etmeye başladı. Sanayi devriminin yarattığı bu gelişmeden olumsuz yönde etkilenmemek için Osmanlı Devleti’nin gümrük vergilerini artırması ve Avrupa mallarına karşı yerli sanayiyi koruması gerekiyordu. Ne var ki kapitülasyonlar ve çeşitli antlaşmalar bu konuda adım atabilmek için önemli bir engel oluşturuyordu. Dolayısıyla sanayi devrimi, Osmanlı Devletini ve sanayisini olumsuz yönde etkiledi.

İngilizler mevcut haklarla yetinmediler Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarını kaldırtmak için çeşitli baskılar uygulamaya başladılar. Bu çabaları 1838 Ticaret Antlaşmasıyla sonuçlandı. Serbest ticaret hakkını elde eden İngilizler, Osmanlı pazarlarına mallarını rahatça soktular. Bu antlaşma daha sonra Avrupalı devletlere de yaygınlaştı ve Osmanlı devleti bir yarı sömürge konumuna geldi.

Türkiye’nin sanayi devrimindeki yeri
Osmanlı devletinin sanayi devrimine girememesinin temel nedeni Rönesans ve Reformun getirdiği aydınlanmaya ve dolayısıyla bilimsel atılıma girememiş olmasıydı. Türkiye, cumhuriyetin kurulmasından sonra Atatürk devrimleriyle aydınlanma dönemine girdi ve yavaş yavaş açığı kapatmaya yöneldi. Cumhuriyetin ilk yıllarında kamu iktisadi teşebbüslerinin atılımlarıyla başlatılan sanayileşme hareketi sonraki yıllarda özel kesime de yayılarak ve hızlanarak ilerledi. Türkiye, bir tarım ekonomisi olma konumundan sanayi ve ticaret ekonomisi olma konumuna geçti. Günümüzde Türkiye’nin ihraç ettiği ürünlerin yüzde 80’i sanayi ürünü olmakla birlikte bu ürünlerin hala yalnızca yüzde 3’ü yüksek teknoloji içeren mallardan oluşuyor. 

Bugün Türkiye’nin Endüstri 2.0 ile 3.0 arasında bir yerde olduğu kabul ediliyor. 

Endüstri 4.0 eşiğinde Türkiye
Sanayi devrimini sonradan yakalamış olmak bugün için büyük bir kayıp değil. Ama sanırım Endüstri 4.0 diye adlandırılan yeni devrimi kaçırmanın maliyeti çok yüksek olacak. Endüstri 4.0 eşiğinde iki mesele var. (1) Endüstri 4.0 uygulamasının gerektirdiği robotları yapmak. (2) Yapılmış robotları satın alıp üretimi bunlarla yapmak.

Bizim için geçerli konu ikinci başlıktaki konu. Yani, biz Almanya’da veya ABD’de ya da bir başka gelişmiş ülkede yapılmış olan robotları ve dijital makineleri satın alıp üretim tesislerimize monte edeceğiz. Bunların çalışma programlarını da (yani softwarelerini) satın alacağız, bu programlarla o robotların çalışmasını sağlayarak üretim yapacağız ve ürettiğimiz ürünleri satacağız. Yani bizim açımızdan Endüstri 4.0, bu devrimin gerektirdiği makine, robot vb gibi araçları veya bunların çalıştırılmasına yarayan programları yapmak değil, bunları satın alıp kullanarak gerekli üretimi yapmak olacak. Kuşkusuz asıl parayı o makine ve robotları yapanlarla o programları yazanlar kazanacak. Bu makineleri, robotları ve programları alıp üretimi bu yöne kaydırmayı başaranlar da kazanacak. Çünkü anlaşılan o ki bir süre sonra bu yeni sanayiyle üretim yapan birimlerle eski sanayiyle üretim yapan birimler arasındaki fark terziyle konfeksiyon arasındaki fark gibi olacak.

Türkiye açısından bu devrimin dalgalarına hazırlanmak gerekiyor. Bu açıdan birkaç önerimi sıralamak isterim: (1) Sanayi odalarımızın önderliğinde yüksek kalitede eleman yetiştiren bilim liseleri kurulmalı. Bu liselerde öğrenciler bir yandan bu yeni sanayiye, bir yandan da onun gerektireceği programları kullanmaya adapte olacak şekilde yetiştirilmeli. Türkiye artık vakıf üniversiteleri yerine vakıf bilim liseleri kurmalı, devlet bunları teşvik etmeli. Bu okullarda üniversitelerin teknik alanlarında ders veren hocalar ders vermeli. Devlet, bu okullarda okuyacak öğrencilere burs vermeli. (2) Üniversitelerde bilim dallarına dönüş yapılmalı. İktisadi İdari Bilimler Fakültelerinde kontenjanlar hızla düşürülmeli. Çünkü bu bölümlerden mezun olanlara duyulacak ihtiyaç bu yeni devrimle hızla azalacak. Yeni düzende muhasebecilik, insan kaynakları uzmanlığı, işletmecilik gibi mesleklerin çoğu büyük ölçüde bilgisayar programları yoluyla yapılacak ve insana olan ihtiyaç azalacak. Biz bu bölümlerden bu kadar çok sayıda öğrenci mezun etmeye devam edersek bu mezunlar çalışacak iş bulmakta giderek daha fazla zorlanacaklar. (3) Endüstri 4.0, aksine bütün iddialara karşın ister istemez işsizliği artıracak bir devrim. Robotlarla çalışan üretim birimlerinde mavi yakalılara ihtiyaç azalacak. Bu yeni oluşumda ancak program yazabilen, robotları ve makineleri yapabilen insanlarla programları kullanabilen insanlara yer olacak. Diğerleri sanayiden hizmetlere kaymak durumunda kalacak. O nedenle bu büyük dalgayı karşılayabilmek için geleceğin toplumuna yönelik eğitim değişikliğine gidilmesi gerekiyor. (4) Endüstri 4.0'a geçişle birlikte ortaya çıkacak işsizliği azaltabilmek için tarım ve hayvancılık politikalarını, bu alanlarda üretimi ve verimliliği artıracak biçimde ele almamız gerekiyor. Esasen o alanlarda da genetik biliminin gelişmesi ve uygulanması sonucu birçok devrim peş peşe geliyor. Yani yalnızca sanayi devrimi değil tarım ve hayvancılık devrimi de güncelleniyor. Tarım ve hayvancılık alanında Türkiye bırakın ileri gitmeyi geri gitmiş bulunuyor. Endüstri 4.0'ın yaratacağı işsizliği azaltmak ve yeni tarım ve hayvancılık devrimine ayak uydurabilmek için bugünden tarım politikamızı baştan aşağıya ele almamız gerekiyor. (5) Bütün bunları yapabilmek için başımızı inşaattan kaldırıp çevremize bakmamız gerekiyor. Sanırım yenilenme inşaata odaklanmış gözlerimizi çevremize çevirmekle başlayacak. İlk adım bu. 

Türkiye’nin bir kez daha sanayi devrimini kaçırmamak ve onun etkilerinden olumsuz olarak etkilenmemek için ve binlerce yıl önce bu topraklarda başlamış olan tarım devriminde bugün yaşanan güncellenmeyi yakalayabilmek için eğitimde mutlak surette bilime yönelik reforma gitmesi gerekiyor. Bugün için Türkiye’nin önündeki en önemli yapısal reform olarak bu değişim uzanıyor. Sorgulayan, araştıran, analiz yapabilen bir kuşak yetiştirmek için yeterince geç kaldık. Bundan sonra kaybedilecek tek bir saniyemiz bile yok. 

Kehanetleri İle Bilinmeyen Atatürk

ATATÜRK GELECEĞi Mi GÖRÜYORDU?

Atatürk ve Kehanetler

Bazı bilim adamlarına göre geleceği görme yeteneğinin merkezî, diansefal dediğimiz ve sempatik sinir sisteminin birleştiği beyin merkezidir. Bu sinir sistemi, "Merkezî Sinir Sistemi" denilen ve vücut hareketleri yani bilinçli hareketleri kontrol eden sinir sisteminden büsbütün başkadır. Bilginlere göre, Diansefal; beynin en eski, yâni atalarımızda ilk olarak gelişen beyin kısmıdır.Belki de tarihten önemli insanın içgüdüleri ile hareket etmesini temin eden altıncı his, beynin bu merkezindeydi. 

Bugünkü hayatımızda merkezî sinir sistemimizin faaliyeti o kadar fazlaydı ki, "diansefal" altıncı his ortaya çıkarmıyor. Ancak belli sayıdaki kişilerde kendisini gösterebiliyor.Gelecekten haber alabilmek için yetenekler ise daha ender ortaya çıkıyor. Bu görüş, doğruya, Atatürk, Cayce, Messin gibi duyarlı kişilerde beynin bu bölümünün daha faal olduğu düşünülebilir. Beynin bu bölümünün altıncı his ile irtibatı tam olarak nedir? Atatürk'ün yaşamında "geleceği görme" gücünün kanıtları bulunmaktadır. En basit örnek, Kurtuluş Savaşı'nda görülmüştür zaten. Örneğin Muhiddin Arabi'nin gelecekle ilgili yazdığı kitabında, büyük ihtimalle Atatürk'ü kastettiği anlaşılmaktadır: 

"Devlet-i Aliyye yıkılacak. Batı'dan uzun boylu, mavi gözlü bir adam gelecek. Baktığı zaman, karşısındaki insanı eritecek. Serbest Fırka kuracak. Adına da Serbest Cumhuriyet denilecek. Dünyaya milletini tanıtacak ve 15 sene hükümdarlık sürecek"

ESRARENGiZ HiNTLi MiHRACE'NiN SIRRI HALA ÇÖZÜLEMEDi…

Bilindiği gibi Hint halkı, Kurtuluş Savaşı'nda, Atatürk'ü ve Türk halkını yalnız bırakmamış ve maddî-mânevî olarak, Türk halkının yanında yer almışlardı. Kurtuluş Savaşı'ndan yıllar sonra, 1929 yılında, Hintli bir Mihrace, Atatürk'ü Pera Palas'taki 101 no'lu odasında ziyaret etmeye gelmişti… Ne amaçla ziyaret ettiği bilinmemesiyle birlikte bir başka nokta da, Mihrace'nin kim olduğudur.Mihrace'nin, Atatürk'e sunduğu hediyenin kendisinde de bir sır gizliydi… Bu hediye, altın sırmalı, Hint işi bir ipek seccadeydi. Seccadenin üzerindeki desende, bir şamdanın asılı olduğu bir düz kemeri; her iki yanında birer güvercini bulunan, beş kubbeli bir diğer kemerin çevrildiği görülüyordu. Bordür motifi, fillerden oluşuyordu. Desenin en ilginç unsuruysa, her iki kemerin arasındaki, dal kıvrımı ve gül motifleriyle süslü, boşlukta yer alan romen rakamlı bir saat kadranıydı: Bu saat 09.08'i gösteriyordu. Seccade, hâlen Perapalas'da bulunmaktadır.

BULGAR IVAN MANELOF'A SÖYLEDiGi KEHANETLER…

Mustafa Kemal, başından beri Türk Milleti'nin yaşadığı zor koşullardan sıyırıp çıkaracağını biliyordu. 1906'da Bulgar ivan Manelof ile Selanik'te yaptığı konuşmalar, dikkat çekicidir: "Birgün gelecek, ben, hayâl olarak kabul ettiğiniz bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum Türk Milleti, bana inanacaktır. Düşündüklerim, demagoji mahsûlü değildir. Bu millet, gerçeği görünce arkasından yürür. Saltanat, ortadan kalkacaktır. Devlet, mütecânis (tek çeşit) bir unsûra dayanamayacaktır. Din ve devlet işleri, birbirinden ayrılacaktır.Batı medeniyetine döneceğiz. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökenli alfabe seçilecektir. Kadın ve erkek arasındaki farklar, kalkacaktır.Emin olunuz ki, hepsi bir bir olacaktır…" 
Atatürk, bu konuşmayı yaptığı sırada; Abdülhamit, ülkenin tek hâkimiydi ve padişahlık, kuvvetli ve kutsal bir kurumdu.

ÖNCEDEN YAPILAN BİR UYARI AMA….

Çanakkale Savaşı sırasında Mustafa Kemal, Nablus Karargahı'nda ikinci defa 7. Kolordu Kumandanı olduğu yıllarda yaşanan bu olayı, kendisi daha sonra şöyle anlatmıştır:

-"Birgün, Erkân-ı Harbiye Reisi, bana o günkü raporlarını okudu. Basit raporlardı, her zamanki gibi… Yalnız, bu raporlarların içinde bir nokta dikkatimi çekti…"

Evet, görünürde hiçbir sonuç çıkartılamayacak bu rapordan, Mustafa Kemal; inanılmaz bir sonuç çıkartmış ve çok değil; bir veyâ iki gün sonra İngilizler'in büyük taarrûzu başlamıştır. Bundan sonrasını, Mustafa Kemal'in kendi ağzından dinleyelim:

"Yataktan kalktım, giyindim. iş odasına girerek bir muharebe emri yazdım. Emirde şunlar yazıyordu: 'Düşman, 19 Eylül akşamı taarrûz edecektir.' Sonra bu emre, alınması gereken tedbirleri ilave ettim. Bu emri, Grup kumandanı olan Liman Fon Sanders Paşa'ya da gönderdim. Çok hürmet ettigim bu zât, benim raporuma gülmüş ve 'ihtiyâttan zarar gelmez.' diye bana da bir şey söylemeye lüzûm görmemiş."


19 Eylül gecesi, kolordu kumandanları telefon başında çağırarak verdiği emirlerin ve alınması gereken tedbirlerin yerine getirilip getirilmediğini sordu. Kendisine, tüm tedbirlerin alındığı bildirildi. Ancak, ne yazık ki, kolordu kumandanları da böyle bir emri ciddiye almamışlar ve gerekli hiç bir önlemi almamışlardı. Mustafa Kemal, gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığını öğrenmek için, bir müddet sonra telefon açtı… Olayın sonucunu yine Mustafa Kemal'den dinleyelim:
"Ben, daha telefon konuşmamı bitirmeden; düşman topçusu, muhârebe hattımız üzerine ateş etmeye başladı.Gece, muhârebe ile geçti. Benim ordumun sağ cenâhındaki ordu, yarıldı, esir oldu ve boş kalan cepheden geçen düşman süvârileri, Leyman Fon Sanders'in karargahını bastı. Hakîkât, anlaşılmıştı.Fakat, neye yarar!…"

DÜŞMAN DONANMASI İLE İLGİLİ KEHANETİ…

Almanya ile birlikte, Birinci Dünya Savaşı'na giren Osmanlı İmparatorluğu, her şeyini kaybetmiş durumdaydı. 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile Türk topraklarını kaybettiği gibi, yavaş yavaş tarih sahnesinden de silinmeye başlamıştı… İstanbul'un işgâl edildiği günlerde İstanbul'a dönen Mustafa Kemal, düşman zırhlılarını Dolmabahçe önünde gördüğü zaman, üzüntüyle: "Geldikleri gibi gidecekler.." der. Daha sonrasını zaten biliyoruz. Sonuç olarak, geldikleri gibi gittiler. İsin ilginç tarafı, Nostradamus'un da bu konuyla ilgili bir kehânetinin bulunmasıdır. "Centurien" adlı kitaptaki kehanet şu şekildedir:

Kongre başkanını tutan devlet adamları
işgâl kuvvetlerince sürülecek Malta'ya
Girilmiş İstanbul'a alınmış Rodos Adası
Ama geldikleri gibi gidecekler

4 Eylül 1919'da, hatırlanacağı gibi Sivas Kongresi toplanmıştı.Kongre Başkanlığı'na, işgâl kuvvetlerine karşı açıkça tavır alan Mustafa Kemal, seçilmişti. Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk'ü destekleyen, İstanbul'daki mecliste olan milletvekilleri de işgâl kuvvetlerince Malta Adası'na sürgüne gönderilmişti. Bu hatırlatmanın ışığında dörtlük bir kere daha okunursa, durum daha iyi anlaşılacaktır.

MUSTAFA SAGİR'İN CASUS OLDUĞUNU İLK KONUŞMADA BİLMESİ…

16 Mart 1920'de, İstanbul'un işgâl edilmesi üzerine, Kemalettin Sami Paşa, Anadolu'ya geçerken gemide bir Hintli ile tanışır. Bu adam, Mustafa Sagir'dir. Milli Hareket'e yardım için Hint Müslümanları'nın kendisini gönderdiklerini söyler. Böylelikle Paşa'yı etkilemiştir. Ankara'ya telgraf çeken Sami Paşa, Mustafa Sagir'e ilgi gösterilmesini ister.Bir süre sonra Sami Paşa, Atatürk'e Hintliyi anlatır ve görüşmesini rica eder. Ertesi gün Atatürk, Mustafa Sagir'i kabul eder. Bu görüşme, uzun sürer. Hintli, gönderilir. İki paşa yalnız kalınca Atatürk: "Bana bak Kemal, bu adam casus!…" der. Sami Pasa: "Aman paşam, siz de çok şüphecisiniz." diyerek Atatürk'e inanmaz. Atatürk, konuşmayı keserek yâveri Hayâtî Bey'i çağırır ve şu emri verir: "Bu Hintli, İngiliz câsusu olacak.. Kendisini takip etsinler. Mektuplarını da sansürde çok dikkatli okusunlar..." Bundan sonra mektuplar, o zamanlar kimya hocası olan Avni Refik Bey'e verilir. Bir-iki tecrübeden sonra, gizli yazılar bulunur. Mustafa Sagir, yakalanarak suçu itiraf ettirilir ve idam edilir.

GÖZLE GÖRÜLMEYEN YERİ BİLMESİ….

Sakarya Savaşı'ndan sonra bir subay, cepheden alınan bilgileri Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu. Kağıttaki notta, cephe komutanlarından biri, Seyit Gazi'nin kuzeydoğu tarafında bir düşman fırkasının göründüğünden bahsediyordu… Bunun üzerine Mustafa Kemal, kaşlarını çatarak: "Hayır!..Orada düşman yoktur.. İyi baksınlar.." dedi. Subay, öğle yemeğinde geri geldi. Biraz da sıkılarak: "Haber aldım komutanım. Bahsedilen yerde düşman yoktur."

BU KEHANETİNE DÜŞMAN GÜÇLERİ DE İNANMAMIŞTI…

Düsman Ordusu'nu tamamıyla yok etmek amacıyla başlatılan Büyük Taarruz amacına ulaşmıştı.Ordularını korkunç sondan kurtarmak isteyecek olan itilaf devletlerinden durumu gizleme amacı güden; fakat bu başarıları haber alan itilaf devletleri, kendisinden görüşmek üzere randevu istedikleri zaman.Atatürk, elçilere: "Sizinle 9 Eylül 1922 Nif (Kemalpaşa) kasabasında görüşebilirim." İşin ilginç tarafı, bu sırada Türk Orduları, Nif'den çok uzakta bulunuyordu ve 9 Eylül'e kadar oraya çarpışarak varmak çok zor, hatta imkansız gibi görülmekteydi.Çünkü bu bir savaştı.Yani kesin tarih verilmesi normal şartlarda hiç bir şekilde mümkün değildi.Savaş sırasında neler olabileceğini kim önceden kestirebilirdi ki? Aradan 10 gün geçti. Bu olayı daha sonra ünlü Nutku'nda kaleme alarak şöyle demiştir: "Dediğim gün, Nif'te idim; fakat benden randevu isteyenler, orada yoktu…"  
Kaynak (Ali Bektan, "Atatürk'ün Kehanetleri", Bilge Karınca Yayınevi.)

28 Eylül 2017 Perşembe

Musul, Kerkuk Statusu, Lozan'dan Ankara Antlasmasi ve 100.yila Dogru

MUSUL, KERKÜK STATÜSÜ ve  ANKARA ANTLAŞMASI
Birinci Fasıl: Türkiye ile Irak Arasındaki Hudut  (Madde 1,2,3,4,5)
İkinci Fasıl: Türkiye ile Irak Arasındaki İyi Komşuluk Münasebetleri  (Madde 6,7,8,9,10,11,12,13)
Üçüncü Fasıl: Genel Hükümleri içerir.  (Madde 14,15,16,17,18)
Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Antlaşması, 05 Haziran 1926 tarihinde, Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalandı.
Antlaşmanın 1. Maddesi ile Türk-Irak hududu, Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırdığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşti. Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet kurulması halinde 1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti’nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktır. Böyle bir durumda statüko ante’ye dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Kuzey Irak bölgesi yeniden Türk toprağı olacaktır. Ankara Antlaşmasının geçmişini irdeler isek;
Türkiye Lozan'da, İngiltere'nin özerk veya bağımsız Kürdistan planlarını bozdu, ama Musul'u alamadı. Lozan Antlaşması'nın 3. maddesine göre Musul sorununun 9 ay içinde iki devlet arasında uzlaşmayla çözülmesine, olmazsa Milletler Cemiyeti Konseyi'ne başvurulmasına karar verildi. Musul Sorunu, 19 Mayıs-5 Haziran 1924 tarihleri arasında İstanbul (Haliç) Konferansı'ndagörüşüldü.
24 Mayıs oturumunda İngiliz temsilci Sir Percy Cox, Lozan'daki iddialarını tekrarlamaktan öte, Hakkâri, Beytüşşebab, Çölemerik ve Revanduz'un da Irak'a bırakılmasını istedi. Türk temsilci Fethi Bey buna şiddetle karşı çıkınca konferans dağıldı. 6 Ağustos'ta İngiltere konuyu Milletler Cemiyeti'ne götürdü. 7 Ağustos'ta Nesturiler, Hakkâri Valisi'ni pusuya düşürüp esir alarak Nesturi ayaklanmasını başlattı. Ayaklanmaya İngiliz uçakları da destek verdi. Milletler Cemiyeti Konseyi, 30 Eylül 1924 tarihli oturumunda 3 üyeli özel bir komisyon kurulmasına karar verdi. Londra'da, Türkiye'de ve Bağdat'ta incelemeler yapan komisyon, 16 Temmuz'da hazırladığı raporu Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği'ne sundu.
29 Ekim 1924'te Brüksel'de olağanüstü bir toplantı yapan Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye ile Irak arasında “Brüksel Sınırı” denilen geçici bir sınır belirledi. Bu, Musul'u Irak'a bırakan bir sınırdı. 13 Şubat 1925'te Şeyh Sait İsyanı çıktı. Bu isyan Türkiye'nin, Türk-Kürt birlikteliği tezini zayıflattı.
Sonuçta Milletler Cemiyeti, 16 Aralık 1925'te Brüksel Hattı'nın kuzeyini Türkiye'ye, güneyini ise Irak'a bıraktı.
Türkiye, Milletler Cemiyeti kararından bir gün sonra, 17 Aralık 1925'te SSCB ile bir dostluk ve tarafsızlık anlaşması yaparak tepkisini gösterdi.
5 Haziran 1926'da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Böylece bugünkü Türkiye- Irak sınırı çizildi. 

MUSUL ve PETROL GELİRLERİ

Yıldır Saray-ı Hümâyânu - Baş Kitâbet Dâiresi
Musul vilayetinde bulunan neft ve petrol madeninin arama ve işletme imtiyaz ferman-ı ali ile sadece hazine-i hassaya ait olduğu gibi, Bağdat vilayeti dâhilinde de ehemmiyetli petrol madeni bulunmakta olduğundan ve birbirine bitişik olan bu iki vilayet dâhilindeki maden iradeleri birleştirilmedikçe istifade hâsıl olmayacağından, Bağdat vilayeti dahilinde petrol ve neft madeni arama ve işletme imtiyazının dahi hazine-i hassaya verilmesi, söz konusu hazine nezaretinin teklifi üzerine, padişah efendimiz hazretleri tarafından emir ve irade edilmiştir.
Musul ve Kerkuk Türkiyenin topraklarıdır.

Ankara Antlaşması'nın 14.maddesinde Türkiye'nin, Irak'ın petrol gelirlerinden 25 yıl süreyle yüzde 10 pay alacağı belirtilmişti. Antlaşmaya ekli, 5 Haziran 1926 tarihli, İngiltere ve Irak yetkililerinin Türkiye'ye sundukları mektupta ise Türkiye isterse payını, 500.000 Sterlin nakit olarak da alabilecekti. Ancak Türkiye bu teklifi değil, 25 yıl süreyle yüzde 10'luk teklifi kabul etti.
Irak'ta 1927'de petrol çıkarılmaya başlandı. Petrol boru hattı da 1934'te tamamlandı.
1934'ten 1951'e kadar 18 yılın bütçe kanunları incelendiğinde, “Sözleşmesi Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” başlığı altında, bu gelirin tahsil edildiği görülmektedir.
Petrol geliri 1955 yılına kadar meclis bütçesinde gözüküyor. Hatta 1954'te yüklü bir ödeme var. 1955-1959 arasında ise ödeme yok. Anlaşılan, 1955'te Türkiye ile Irak arasında Bağdat Paktı kurulunca Menderes hükümeti alacakları tahsil etmedi. Nitekim Bağdat Paktı Meclis'te görüşülürken başbakan gülümseyerek, “Terazinin bir gözüne Irak'ın dostluğunu, diğer gözüne de alacağımızı koyuyoruz!” demişti. 1958'de Irak'ta General Kasım'ın bir darbeyle iktidarı ele geçirmesinden sonra Türkiye petrol gelirlerini tahsil edemedi. 1959'dan 1985'e kadar petrol gelirleri bütçeye “alacak” olarak girdi. Ancak 1986'da Başbakan Turgut Özal o tarihe kadar bütçede biriken, Irak petrol gelirinden hukuken vazgeçti.
Peki ama Özal'ın vazgeçtiği bakiye neydi ?

Türkiye'nin Irak petrol gelirinden alması gereken 25 yıllık pay yaklaşık 29.5 milyon sterlindir. 1955 yılına kadar ödenen miktar ise sadece 3.5 milyon sterlindir. Bu durumda, Türkiye'nin Irak petrollerinden 26 milyon sterlin alacağı vardır. Söz konusu alacağın oluştuğu tarihteki fiyatlara göre karşılığı ise en az 30.2 milyon varil petroldür….

Erdem Ulas
Eylul-2017 Istanbul

Kahvehanelerimiz ve Kahvenin Kültürümüze Gelişi

Türk kahvesinin Türkiye’ye gelişi konusunda çeşitli görüşler vardır. Bir görüş, kahvenin Mevlana zamanında Anadolu’da bilindiğini ileri sürmüşse de bunun doğru olmadığı daha sonra ortaya çıkmıştır. Yine dile getirilen bir diğer görüş ise kahvenin Türkiye’ye iki girişimci tarafından getirildiğidir. En yaygın görüş ise Kahvenin 1517 yılında Yemen Valisi, Özdemir Paşa tarafından Osmanlı’ya getirildiği görüşüdür.
Kahvenin bu topraklara gelişi, ile birlikte Kahvehaneler de ortaya çıkmaya başladı ve bu durum bazı devlet yöneticilerinin hoşuna gitmedi. Zira o zamanın kahvehanelerine genelde eğitimli kültürlü insanlar giderler ve sohbetler ederlerdi. Bu sohbetler sırasında, elbette bazı eleştiriler de dile getirilirdi.
Kahvehanelerde bazı eleştirilerin dile getirilmesi devleti yönetenleri rahatsız etmeye başladı ve zaman zaman kahve haramdır şeklinde fetvalar verildi, kahvehaneler kapatıldı. Hatta kahveden alınan vergiler arttırıldı. İslam Ansiklopedisinde, kahvenin yasaklanması ile ilgili olarak şu bilgiler verilmektedir;
“Kahve genellikle siyasî sebeplerden dolayı zararlı bulunmuş ve aleyhine fetvalar verilmiştir. XVI. yüzyılda kahveyle ilgili olarak iki şeyhülislâmın fetvası büyük önem taşımaktadır. Bunlardan biri Ebüssuûd Efendi’ye, diğeri Bostanzâde Mehmed Efendi’ye aittir. Ebüssuûd Efendi, daha çok kahvehanelerin durumunu dikkate alarak kahve ve kahvehaneler aleyhine fetva vermiş ve “fâsıkların içeceği” olduğu için kahvenin haram sayıldığını ileri sürmüştür. Ona göre “ehl-i hevâ” kahvehanelerde toplanarak tavla ve satranç oynamakta, sarhoşluk veren şurup ve ardından kahve içmektedir. Sarhoş olan bu insanlar namazlarını da ihmal ettiklerinden böyle yerlerin kapatılması gerekmektedir. Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efendi ise ilk meşihatı sırasında, kahveyle ilgili her türlü itirazı ifade eden vaiz İştipli Emîr Efendi’nin on iki beyitten oluşan sorusuna cevap olmak üzere gerekçeli açıklamalarla birlikte elli iki beyitten meydana gelen bir şiirle kahvenin lehinde fetva vermiştir. 1000 (1592) tarihli bu fetvaya göre kahve sarhoşluk verici bir madde olmadığı gibi sağlığa faydaları olan bir içecektir ve fetvada bu husus “fevâid-i kahve” başlığı altında anlatılmıştır.”
Bu tür çabalara karşın, kahve tüketilmeye, kahvehaneler de her zaman bir şekilde var olmaya devam ettiler.

BUYUK TURKIYE OPERASYONU

GIRIS
Türkiye, yıllarca operasyonlara açık durdu. Gelen giden istediği sonucu alacak adımları rahatça attı.
Kimse “Dur!” bile demedi. Anlayan yoktu. Bu kadar çok operasyon yediğimiz için de gelenler “Acaba ne olur!” diye düşünmüyordu. İstedikleri sonuca ulaşacaklarını bildikleri için kapıyı çalmadan giriyorlardı. İçeride ÇOK SAYIDA İŞBİRLİKÇİ olduğu için pasaport kontrolünden bile geçmiyorlardı!
Birkaç gün önce “MEDYA SUSTURULACAK” yaygarası başladı. Gitmesi gereken noktalara, dalga dalga ulaştı.
Hazırlıkları önceden yapıldığı için, “ÖZGÜR MEDYAYA BALTA VURULUYOR” diyebilmeleri için roller önceden dağıtıldı. Kimi köşesini boş bıraktı, kimi candan MANŞET desteği attı, kimi darbe çığlığı fırlattı, kimi rolleri dağıtıp yurtdışına kaçtı, kimi de “GEZİ’de olmadı ama bu kez ŞANSIMIZ DAHA FAZLA” hesapları yaptı!
1.BOLUM
7 Haziran’dan hemen sonra GEZİ’de başrolü oynayan Christiane Amanpour İstanbul’a geldi. Annesi İngiliz’di.
En samimi dostlarından biri ünlü medya devi MURDOCH‘tu! Zaten Christiane da Murdoch’un manevi kızıydı.
Murdoch’un birçok gazete ve televizyon kanalının dışında ikisinin de görevini yapan VICE NEWS isimli bir yayın organı daha var. GEZİ olayları patladığı anda bu kuruluşun MUHABİRLERİ gelip polisin giremediği sokaklara girer, Amerikan ordusunun korkudan gidemediği IŞİD militanlarının cirit attığı caddelerde gezer, evlerinde sabahlarlardı…
27 Ağustos günü Sur ilçesinde polisler tarafından gözaltına alınan Vice News iki muhabiri DİYARBAKIR‘da tutuklandı, Adana Cezaevine gonderildi..BATI basını ortalığı ayağa kaldırdı.
Tutuklanan iki İngiliz gazeteci ;

Jake Hanrahan (Philip Gingell Hanrahan)
Philip John Pendlebury

Detayi bosverelim burası Türkiye…Burada devletine sahip çıkan insanlarin sayisi bir hayli fazla... 
Yakalandiklarinda yanlarinda 16 bin lira, 3 gaz maskesi, 3 çelik yelek, IŞİD ile bağlantılı çok özel bilgilerin, isimlerin, fotoğrafların ve mesajların yer aldığı dijital veriler…IŞİD ve PYD ile ilgili ÖRGÜT şemaları, özel isimler, iletişim bilgileri, kendi görevlerine ilişkin emirler… Bu kadar da değildi üstelik. Daha büyük bir rastlantı vardı! Gazetecilerin TERCÜMAN olarak kullandıkları ve çok güvendikleri Muhammed İsmail de ERBİL’deki IŞIK KOLEJİ’nden mezundu. Gariptir ki cemaatin üniversitesi olan o yapıda okuyordu. Tabii bunlar tesadüf…
Murdoch, Christiane Amanpour, Patricia Amanpour, Vice News, Jake Hanrahan, Philip Pendlebury, Muhammed İsmail, cemaat, canlı bomba, Ankara, Kayseri-Urfa- İstanbul (Yakin tarihte 18Ekim sonrasi hatta DIKKAT), pusu, mayın hiç biri birbirinden uzak değildi.
2. BOLUM 
Nora Sophia'nın Alman istihbarat birimi BND Uyesi Charlotte Lecaille'in ise Fransız istihbarat birimi DGSE Gezi olaylarında "Anarşistler" adlı bir grubun içinde yer alan ve birçok kez Türkiye'ye giriş çıkış yapan ajanlar 1ay önce Türkiye'ye geldi. 2013 yılından beri "Anarşistler" grubunun İzmir'deki kamplarında calisiyorlar.
Gezi'de İstanbul'da İngiliz, ABD, Fransız ve Rus vatandaşı 6 provokatör(!) yakalandı. Ankara'da da 15 mahluk gözaltına alındı.
* DAEŞ'e eleman kazandırmak için Suriye'ye eleman göndermeye çalışan Muhammed El Raşit MI6 ajani cikti.
* Sınırda 2 İngiliz, 2 de İsrail ajanı daha yakalandı. (23Eylul)
* ABD askeri Richard Persson, sınır noktasında güvenlik güçlerine takıldı. 
* Hatay'da Rus uyruklu 2 kişi, askeri yasak bölgede yakalandı. 
* İstanbul'da Savcı Mehmet Selim Kiraz'ın DHKP-C'li teröristler tarafından şehit edilmesinden bir gün sonra düzenlenen operasyonlarda Alman ajanı Stephan Shak Kacynski gözaltına alındı.
3.BOLUM
30 gün içinde PKK ile ilgili 60 Özel haber yapıldı. Bunlardan 21’i röportaj! Nerede?? KANDİL‘de!
Almanya: Der Spiegel Dergisi, BİLD, Die Welt, Deutsche Welle, Frankfurter Allgemeine Zeitung…
İngiltere: Guardian, Independent, BBC, Daily Telegraph, The Times, Financial Times…
Bu iki ülke, PKK organizasyonlarına gösterdiği ilgiyi medya kanalıyla DAĞ’dan da esirgemiyordu! PKK’nın Avrupa’daki ayaklarını takip ettiğinizde Milano’dan Berlin’e, Amsterdam’dan Paris’e, Londra’dan Brüksel’e kadar olan her noktada izlerini görürdünüz! Avrupa neden PKK’ya destek çıkıyor ve toz kondurmuyordu?
Bu sorunun cevabı bizi gerçeğe götürür...
Paris’teki Charlie Hebdo baskını....İSLAM’a hakaret eden derginin editörü Stephane Charbonnier ve 7 çizerin de aralarında bulunduğu, toplam 12 kişi öldürüldü. Fatura= IŞİD’e.
4.BOLUM
22 Temmuz’da Cumhurbaskani Erdoğan, ABD Başkani Obama’yı aradı. TSK'nin Kandil'e girecegini bildirdi.
Türk ordusu, Kandil’de vuracağı noktaların planını uygulamaya koymuştu. Vurulacak her hedef Türkiye tarafından bir hareketliğin olup olmadığı saniye saniye izlendi. 
Türkiye, 2011 yılında Kuzey Irak’taki Z bölgesine yaptığı operasyondan sonra tarihinin en önemli operasyonunu 24 Temmuz 2015'de yaptı.
Nevada’da (Amerika'nin Col Egitim Kampi) eğitilen bazı PKK liderleri habersiz bırakıldı.Obama, Türkiye’nin Kandil operasyonunu sadece General Joseph Dunford’a söyledi. En güvendiği kişiye…Genelkurmay Başkanı Dempsey’ye söylemiş olsaydı atilan bombalar havai fişek gösterisinden öteye geçmeyecekti. Ya da Dempsey operasyonu öğrenseydi, Türkiye, 24 Temmuz’dan önce Kandil’deki hareketliliği görüp operasyonu başlatacaktı ancak etkisi % 100 olmayacaktı...
Türkiye’nin ilk kara ve hava operasyonunda ALMANLAR ‘ın iki emekli askeri öldürüldü. Bu askerler Almanya için çok önemliydi. Büyük sarsıntı yaşadılar!!! Cenazeler çok özel bir törenle uğurlandı. Medya'da gormediniz dimi ??
Almanya’nın Türkiye’deki füze rampalarını çekme kararının arkasında bu var! Türkler, IŞİD’deki Alman komutanlarını operasyonla tasfiye edince onlar da bu kararı hayata geçirdi! Türk istihbaratının KİLİS’in 30 kilometre dışındaki araziyi temizlemesi ALMAN IŞİD’i adeta bitirdi. Büyük darbe oldu.
Peki Almanlar’ın IŞİD’i neden özellikle hedef seçildi?
* Çünkü Suruç’taki saldırı Alman IŞİD tarafından gerçekleştirildi. Suruç’taki patlayıcı Alman malı !
Kürt siyasi hareketinin Suruç’ta bulunmama nedeni de Alman istihbaratı BND tarafından verilen bilgiydi! Seçim öncesi Diyarbakır’da Kürt siyasi hareketinin mitingi öncesi yaşanan patlamada Alman IŞİD’i tarafından gerçekleştirildi ve 34 kisi yasamini kaybetti...
(Her miting öncesi halkın arasında dolaşan Kürt vekil adaylarının hiçbiri o gün Diyarbakır’da miting öncesi yoktu)
5.BOLUM
IŞİD'e bakalim sonuca giderken;
ABD tarafından kuruldu. Görev emri CIA eski Başkanı Petraeus tarafından uygulandı. IŞİD’in en güçlü yapısı tartışmasız ABD’nin emrinde. Ancak IŞİD’in İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya kolu da çok güçlü. Bu ülkelerin hepsi IŞID’e özel birimlerle katılmış durumda. Hepsinin bolgesi ayri harita uzerinde. 
* Irak’taki ABD üsleri 3 kez saldırıya uğradı...
* Pentagon’un uyuyamadığı geceler oldu...
* Bu saldırılar İngiltere ve Almanya IŞİD’i tarafından organize edildi. İncirlik veya Diyarbakır’daki Türk üslerinde bulunan Amerikan askerlerine saldırı ihtimali yok. Türk üsleri, ABD için şu anda en güvenli nokta. Amerikan uçaklarının yakin zamanda bomba yağdırdığı IŞİD, Kraliyet ve Almanya’ya bağlı olan grup.
* Rus ucak gemilerinden firlatilan ve fuze yagdirilan lokasyon Amerikan IŞİD bolgesi. (Ekim 6-7-8)
SONUC;
Ankara’nın vurulması, Türkiye’nin vurulmasıdır; Türkiye’ye açıkça savaş ilanıdır! Ankara’da 100’un uzerinde insanımızı katleden terör saldırısı, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız en büyük, en kanlı ve en iğrenç terör saldırısı!
Batılılar gerçeği çok iyi biliyorlar; Bin yıldır, dünya tarihini Selçuklu ve Osmanlı’yla birlikte Turkler yaptı. Çin, Rusya, Hindistan, Latin Amerika, Afrika bitirildi. Her şeye rağmen İslâm dünyası dize getirilemedi ve İslâm’ın diriltici gücü bitirilemedi. Turan Ordusu harekete gecirildi, Turk Ocaklari her kitada hazirliklarini yapti.
Kisa Vadede;
Katil olay yerine gelip incelemede bulunurmus... 18-19-20Ekim cok kritik surec.. Almanya Bsbk.Merkel, muteakiben Ingiliz ailesi, muteakiben Fransizlar derken sirayla gelecekler secim oncesinde.
Vaatler ve koalisyon icin dayatmalarla bir surec yasayacagiz.
Bu surecte yeni olaylar ve ozellikle Istanbul (Bagcilar Isid merkezi) Taksim metro, funikuler hatlari - Kayseri ve turizm kentlerinde olaylarin olma ihtimali cok yuksek.
21 canli bomba tespit edilen egitilip donatildi! (EK’te liste )
IKK (Istihbarata Karsi Koyma) max.duzeyde hareket etmeli ve sagduyulu insanlarimizin da birlesmeye ihtiyaci vardir...


Orta Vadede;
Obama sonrasi doneme hazirlanan ABD 1 yil sonra yapilacak secimler icin muhtemelen bir kadin aday uzerinde yogunlasacak. Evanjelizm doktrini bu baglamda onemli yer teskil etmektedir. ABD icerisinde kuvvetle muhtemel ic cekismeler ile 2018'e kadar gerilim tirmanacak ve Kaliforniya eyaleti basta olmak uzere halk olaylari, ayaklanmalar, doga felaketleri gibi konular gundeme gelecektir. 
Ingiltere icin 2015 yili icerisindeyiz ve "Silk Road" terimi siklikla gecmeye basladi. Tarihte kaldirdiklari Ipek Yolu guzergahi icin 65 ulkeyi ilgilendiren yeni konular ve yollar gundeme gelecektir, Avrasya doktrini Ingiltere-ABD arasinda onumuzdeki 10 yillik surecte on plana cikacaktir. Guzergah kuresel denklem icin elzem konulari (Ticaret- Gida- Enerji) icermektedir, kuresel paylasilamama durumu da Turkiye ve Iran gibi ulkeleri ciddi derecede etkileyecek gozukmektedir. 


E.Ulas

12/10/2015- Istanbul

AkKoyunlar Devleti

Akkoyunlar Devleti

KURULUŞ
Akkoyunlu Devleti’nin idaresindeki konar-göçer Türkmenler ve Akkoyunlu hânedanının dayanağı Bayındır boyunun Doğu Anadolu’ya gelmesi, muhtemelen Moğol istilası sırasında olmuştur.

Burada Karakoyunlu Türkmenleri ile Moğol-İlhanlı hakimiyetinde kaldılar.Konar-göçer Türkmenlerin yaylakları :  Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kars’a kadar uzanan platolardı. Kışın : Memlük sınırı boylarında Urfa, Birecik, Mardin, Caber ve Rakka’ya doğru uzanan sahada oluyorlardı.
 XIV. yy. başlarında Moğol hâkimiyetinin çözülmeye başlaması, Anadolu’daki Celayir, Suldus, Uyrat gibi Moğol aşiretleri arasında çatışmalar doğmasına yol açtı.
 TUR ALİ BEY (1340-1363)
Moğol aşiretleri arasında meydana gelen çatışmalarda, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri de iki rakip kuvvetti. Diyarbekir ve havalisinde faaliyet gösteren Akkoyunlu Türkmenleri, Mardin’de hüküm süren Artuklularla işbirliği içine girdiler.Bu sıralarda Akkoyunluların başında Tur Ali Bey bulunduğu için, onlar Tur Aliler olarak da bilinmekteydiler. Tur Ali, Gazan Han’ın Suriye, Irak ve Anadolu’ya yaptığı seferlerde yanında olmuştur. Çağdaş Grek Tarihçileri onları “Amid Türkleri” diye adlandırıyorlardı.
Tur Ali Bey : Bayburt hakimi Mahmud ve Erzincan Hakimi Ahi Ayna Bey ile kuvvetlerini birleştirerek 1348 yılında Trabzon üzerine de sefer düzenledi. Başarılı olamadı fakat bu durum Trabzon imparatoru III. Aleksios’u  rahatsız etti. O, Akkoyunlu tehlikesinden kurtulabilmek için kızkardeşi Maria’yı Tur Ali Bey’in oğlu Kutlu Bey ile evlendirerek akrabalık kurdu.
Karakoyunlular, Irak’taki Celayirlilerin,Akkoyunlular da Diyarbekir taraflarındaki Sutaylıların hakimiyetini benimsemişlerdi.Sutaylıların hakimiyeti bitince : Mardin bölgesinde hüküm süren Artuklularla ittifak kurdular.
Döğer, Bayat, Çepni, Avşar, Musullu, Pürnek gibi bazı Türkmen boy ve oymakları  Tur Ali Bey’in etrafında toplandı. 1362’de ölümünden sonra Akkoyunlu tahtına Fahreddin Kutlu Bey oturdu.

KUTLU BEY (1363-1389)
Kutlu Bey zamanında , Karakoyunlular Musul’dan Erzurum’a kadar olan sahayı hâkimiyetleri altına aldılar. Eretna emirlerinden Mutahharten, Erzincan ve Bayburt’u ele geçirmişti. Kutlu Bey bir yandan Mutahharten’in yanında yer aldı. Nüfuzunu Erzincan-Bayburt hattının güneyine doğru yaymaya çalıştı. Palu, Kiği ve Ergani’yi ele geçirdi.

PİR AHMET BEY (1389-1403)
Kutlu Bey öldüğünde oğullarından : Ahmed Palu, Pir Ali Kiğı, Kara Osman Ergani’ye hakimdi. Bu kentler Pasin’den Kiğı’ya, Ergani ve Palu üzerinden Berriye’ye uzanan en önemli göç yollarından birini kontrol etmekteydi. Böylece, Akkoyunluların fetih siyaseti de öncelikle şöyle belirginleşmişti : Kuzey-güney istikametinde yaylak-kışlak hayatı sürdüren ve önemli iktisadî askerî kaynak durumunda olan konar-göçer Türkmenleri denetim altına almak.
Pir Ahmed,Kutlu Bey’in ölümünü fırsat bilen Erzincan beyi Mutaharten’in Akkoyunlu topraklarına saldırarak yağma ve talanda bulunmasına karşılık Mutaharten’i ağır bir yenilgiye uğrattı.
Mutaharten Erzincan’a çekildi. İntikamını alabilmek için Karakoyunlulardan yardım istedi.Karakoyunlu Mehmet Bey, Mutaharten ile kuvvetlerini birleştirerek Akkoyunluların üzerine yürüdü. Pir Ahmet savaşı kaybedip Kadı Burhaneddin’e sığındı. Bir müddet onun yanında kaldıktan sonra ülkesine döndü.
1389’da Karakoyunlu tahtına oturan Kara Yusuf, Mutaharten ile işbirliği yaparak Akkoyunluların üzerine saldırdı. Endris’te yapılan savaşı Akkoyunlular kazandı.Kara Yusuf esir olduysa da hayatı bağışlandı.
Mutaharten yeniden saldırdıysa da Gülüşkerd savaşında yine bozguna uğradı.Bundan sonra bir müddet
Akkoyunlu topraklarına saldırmadı. 1394’te Kadı Burhaneddin’in Erzincan üzerine yaptığı sefere katılan Ahmet Bey, onun Mutaharten’e karşı elde ettiği başarılara büyük katkı sağladı. Bu sayede Bayburt ve çevresine hakim oldu.

KARA YÜLÜK OSMAN BEY (1403-1435)
Ahmet Bey’in kardeşi Kara Yülük Osman Bey isyan ederek Kemah’ı ele geçirmişti. Kadı Burhaneddin  onun üzerine yürüyerek Kemah’ı geri aldı. Çok geçmeden Kara Yülük, Kadı Burhaneddin’in hizmetine girip bazı seferlerine yardım etti. O da, Kara Yülük’e Şarki Karahisar’ı verdi. Ancak bu ittifak kısa süre sonra bozuldu.
Kara Yülük Osman Bey, Sivas yakınlarında Kadı Burhaneddin’le giriştiği savaşı kazanıp onu öldürttü. Sivaslılar Kara Yülük’ün şehirde büyük bir katliam yapacağından korkarak Yıldırım Bayezid’den yardım istediler. Osmanlı sultanı,oğlu Süleyman Çelebi’yi yardıma gönderdi. Osmanlı kuvvetleri Kara Yülük Osman Bey’i bölgeden uzaklaştırdılar. Böylece Sivas, Tokat, Niksar ve Kayseri Osmanlıların eline geçti. Kara Yülük Memlüklere sığındı.
Osmanlılar fetih hareketini kesmeyerek Memlüklere ait olan Elbistan, Malatya, Divriği, Kahta ve Behisni’yi ele geçirdi. Böylece sınırlarını Kuzey Suriye’ye kadar genişletti. Fakat Memlük Sultanı Berkuk’un ölümü üzerine buradan ayrılmak zorunda kaldı. Kara Yülük ise tehlikenin yaklaştığını görüp Karabağ’da bulunan Timur’un yanına gitti.
Kara Yülük Osman Bey: 1400 yılında Timur’un Anadolu seferine katıldı. Sivas’ın muhasara ve zaptına katıldı. Ankara savaşında bizzat bulunup, Süleyman Çelebi’yi bozguna uğrattı. Suriye seferinde yer aldı.
Kara Yülük’ün bu hizmetlerine karşılık Timur da Artuklulardan alınmış olan Âmid’i Kara Yülük Osman’a verdi. Böylece Palu, Kiğı ve Ergani’den sonra Âmid de Akkoyunlular›n eline geçti (1403).
Karakoyunluların, Timur’a karşı cephe almaları ve başarısız olmaları Akkoyunluların toprakların genişletmelerine kolaylık sağladığı gibi önemli göç ve ticaret yolları üzerinde hâkim olmalarına, ekonomik ve beşerî kaynaklardan geniş ölçüde yararlanmalarına imkân verdi.
Kara Yülük : 1407’de Memlük Sultanı’na karşı isyan ederek emirliğini ilân eden Cekem’in isyanını bastırdı. Bu sayede Ruha (Urfa) ve çevresindeki nüfuzu arttı. Cekem’in zulmüne uğrayan Bayat ve İnallu aşiretlerinin bir bölümü Akkoyunlu konfederasyonuna/boylarbirliğine dâhil oldu. Kara Yülük’ün Mardin’i almaya çalışması ise Karakoyunluların karşı koyması yüzünden sonuçsuz kaldı. Karakoyunlu Kara Yusuf’un ölümünden sonra Akkoyunlular rahat bir nefes aldılar.
Kara Yülük : 1421’de Ruha 1424’te Tercil ve Silvan 1429’da Erzincan’ı  1432’de Çemişezek’i aldı.
Böylece Akkoyunlu aşiret reisleri Diyarbekir ve çevresinde önemsiz, küçük bir beylikten, varlıkları Kahire, Herat ve Bursa’da işitilen güçlü bir devlet durumuna yükselmeye başladılar.
Kara Yülük Osman Bey Timurluların Karakoyunlularla mücadelesinde aktif rol aldı : 421 ve 1429’da Şahruh’un Karakoyunlularla yaptığı savaşlara katıldı.
Şahruh’un Karakoyunlu İskender ile Erzurum yakınlarında giriştiği savaşta ağır bir yenilgiye uğradı. Yaralı olarak geldiği Erzurum’da vefat etti.
ALİ BEY (1435-1438)
Ali Bey tahta geçtiğinde kardeşi Hamza’nın muhalefeti ile karşılaştı. Durumunu kuvvetlendirmek için Timurlularla akrabalık kurdu.
Ancak, Şahruh’un Azerbaycan’dan çekilmesiyle Akkoyunlularda yine iç karışıklıklar oldu. Memlüklerin yardımıyla Hamza Bey’e geçici bir üstünlük kurulduysa da huzur sağlanamadı. Memlüklerin çekilmesiyle birlikte Hamza Bey tahtı ele geçirmek için yeniden harekete geçti. Ali bey tahtı kardeşine bıraktı.
 HAMZA BEY (1438-1444) 
Akkoyunlu tahtına oturduktan sonra : Öncelikle Mardin’e saldıran Karakoyunlu İsfahan Bey’i mağlup etti. Daha sonra kardeşi Yakup Beyin elinde bulunan Erzincan’ı aldı. Ali Bey’in oğlu Cihangir’den Urfa’yı almak için başarısız bir sefer düzenledi.
CİHANGİR BEY (1444-1453)
Urfa hakimi olan Cihangir Bey, tahta geçtiğinde kardeşi Uzun Hasan Bey onu destekledi. Bu sırada amcaları Üveys Bey Urfa’yı herhangi bir direniş göstermeden Karakoyunlulara teslim etmesi üzerine  Uzun Hasan Bey, amcasını sert şekilde eleştirince Üveys Bey Urfa’yı geri aldı. Karakoyunlular Urfa’yı kuşatınca bu sıralarda Ergani’de bulunan Uzun Hasan, Cihangir Bey’in yardımına gelip şehri kurtardı. Bu olay Uzun Hasan’ın Türkmenler üzerindeki prestijini arttırdı.
Cihangir Mirza’nın, Karakoyunlu Cihanşah ile anlaşma yaparak ona bağlılığını bildirmesi üzerine Uzun Hasan Bey, Karakoyunlulara karşı tek başına mücadeleye başladı : 1452’de Cihangir’in elinden Diyarbekir’i aldı. Cihangir ise Mardin’e çekildi. Mardin’i kuşattıysa da anneleri Saray Hatun’un araya girmesiyle iki kardeş arasında barış imzalandı.
Karakoyunlu Cihanşah’ın büyük bir orduyu Diyarbekir üzerine göndermesi üzerine bu orduyu büyük bir bozguna uğratınca Cihangir Bey’in emrindeki asker ve beylerin çoğu Uzun Hasan’a bağlanmaları üzerine Cihangir, oğlunu Uzun Hasan’ın yanına rehin olarak gönderdi. Kendisi de ölünceye kadar ona bağlı kalacağını bildirdi.
UZUN HASAN BEY (1453-1478)
Uzun Hasan Bey : Devletini genişletme faaliyetlerine girişti. 1458’de Dulkadirlileri mağlup etti. 1459’da ise Gürcistan üzerine sefer yaparak onlara ait altı kaleyi zapt etti. Dönüşte Eğil beylerine son vererek bölgede hakimiyetini kurdu. Böylece batıda Osmanlılarla komşu oldu.Bu sırada Osmanlı tahtında Fatih Sultan Mehmet oturuyordu. 
Osmanlılara karşı Karamanoğulları, İsfendiyaroğulları, Trabzon Rum Devleti ve Venediklilerle ittifak kurmaya çalıştı. Trabzon Rum İmparatoru IV.Yuannis’in kızı Despina ile evlenerek akrabalık bağı kurdu. 1460’ta Osmanlıların elinde bulunan Koyulhisar’ı topraklarına kattı.
Fatih Sultan Mehmet doğuda yükselmekte olan Akkoyunlu tehlikesini ortadan kaldırmak için 1460 yılında büyük bir orduyla Erzincan yakınlarına gelince Uzun Hasan’ın elçilik heyeti gelerek barış teklif etti. Fatih Sultan Mehmet :  Akkoyunluların Trabzon üzerindeki himayelerini kaldırmaları, Osmanlı topraklarına saldırmamaları karşılığında barışı kabul etti.
 Fatih, bundan sonra hızla Trabzon üzerine yürüyerek şehri fethetti (1461).Uzun Hasan :  Osmanlıların Trabzon’un fethiyle meşgul olmasını fırsat bilerek 1462’te Gürcistan üzerine yeni bir sefer düzenledi.Dönüşte Hısnı Keyfa  şehrini ele geçirerek Eyyubî Devleti’ne son verdi.
Uzun Hasan Bey’in Hasankeyf’i alması bölgenin önemli ticaret merkezlerinin denetimini ve göç yolları üzerindeki hâkimiyetini de pekiştirdi. Diyarbekir’den başka Diyar-ı Mudar, Mardin ve Diyar-ı Rebia’nın alınması kışlaklar üzerindeki Akkoyunlu hâkimiyetini iyice kuvvetlendirdi.
Uzun Hasan Bey’in Karakoyunlu devletine son vermesiyle bu defa yaylakları ele geçiren Akkoyunlular, Erzurum-Diyarbekir koridorunda göçebe hayvancılık ile uğraşan Türkmenleri siyasî çatılarının altına alma çalışmalarını tamamlamış oldular.

Böylece, Doğu Anadolu’da bulunan, Musullu, Pürnek, Hamza Hacılu, Avşar, Bayat, İnallu, Tabanlu, Danişmendlü, Bicanlu gibi boy ve oymaklar Bayındır boyunun etrafında toplanarak Akkoyunlu Devleti’ni meydana getirdiler.

Uzun Hasan : 1464 yılında Karamanoğulları arasında meydan çıkan taht mücadelesinde İbrahim’e karşı İshak Bey’i destekleyip onun beyliğin başına geçmesini sağladı. Ancak kısa süre sonra Osmanlıların baskı yapmasıyla İshak Bey, ülkesinden kaçarak Akkoyunlulara sığındı. 465’te ise Dulkadirlilerin elinde bulunan Harput’u ele geçirdi. 1467 yılında en büyük düşmanı Karakoyunlu Cihanşah’ı ani bir baskınla öldürdü. Ertesi yıl Karakoyunlu Hasan Ali’yi  Karakoyunlu topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdi. Hasan Ali’nin yardım talebi üzerine Azerbaycan’a gelen Timurlu Ebu Said’i Aras Irmağı kıyısında büyük bir bozguna uğrattı. Ebu Said savaşta öldürüldü. Bu olayın ardından yanına sığınmış olan Timurlu beylerinden Baysungur’un oğlu Yadigâr Mirza’yı hükümdar tayin etti. Kısa zaman içinde Karakoyunlu beylerini ard arda yenip Karakoyunlu Devleti’ne son verdi.1471’de Muş, 1472’de Ahlat, Cizre ve 1473’te Bitlis Akkoyunlulara bağlandı.Böylece Akkoyunlu ülkesi Sivas’tan Horasan’a kadar genişlemiş oldu.
Karakoyunluların ortadan kalkması ile Alpavut, Cakirlü, Karamanlu, Sa’dlu gibi oymaklar da Akkoyunlu boylarbirliğine dâhil oldular. Bunlara Dulkadir, Halep ve İsfendiyar bölgesindeki bazı Türkmen aşiretleri de eklenerek Akkoyunluların insan gücünü artırdılar.
Akkoyunlu Devleti’nde konar-göçer aşiret reisleri, devletin askerî ve siyasî gücünün en önemli dayanağı idi. Bunlar : Kendilerine tahsis edilmiş olan iktalarda aşiretleri ile yarı bağımsız bir hayat sürmekteydiler. Büyük emirler yalnız ekonomik açıdan değil siyasî açıdan da geniş ölçüde özerktiler. Merkezî idareyi zayıflatan bu duruma göçebelerin siyasî sınırlara riayet etmemeleri ve devlete zayıf bağlarla bağlanmış olmaları imkân veriyordu.
Akkoyunluların, Erzurum’dan Diyarbekir, Ruha ve Diyar-ı Mudar’a doğru uzanan kuzey-güney koridoruna tam hâkimiyet kurmaları, doğu-batı transit ticaretinden geniş ölçüde istifade etmelerini sağlıyordu. Doğu-batı ticaretinde, değişim yapan mallar Akkoyunlu ülkesinden gelip-gidiyordu. Bunlardan alınan vergiler önemli bir gelir kaynağı idi.
Akkoyunlular’ın Osmanlı devleti ile savaşma sebepleri :  Uzun Hasan Bey’in Karamanoğulları topraklarında nüfuz sahibi olmaya çalışması, Trabzon’un fethini önleme gayretleri, Osmanlılara karşı Venediklilerle ittifaka girişmesi,Osmanlı topraklarına zaman zaman taarruz etmesi
Avrupa saraylarında, Fatih Sultan Mehmed’den ayırmak için “Küçük Türk” diye adlandırılan Uzun Hasan Bey’in Osmanlı Devleti’ne karşı rekabete girişmesi heyecanla ve ümitle karşılandı.
Avrupalı Devletler’in  Osmanlılara karşı  Akkoyunlulara destek verme sebebi : Venediik ve Papalık Osmanlı tehlikesine karşı daha doğuda Osmanlılara cephe alabilecek bir devletin yardımına ihtiyaç duyuyorlardı.Bu yüzden Akkoyunluları Osmanlılara karşı kışkırtıyorlardı.
 Otlukbeli Savaşı’nın sebebi : Akkoyunluların Osmanlılar’ın hakimiyet sahaları ile ilgilenmeleri. Karamanoğullarına destek vermeleridir.
 Sonuçları : Akkoyunlular, Otlukbeli Savaşı’nda büyük kayıpların yanı sıra Osmanlılara üç binden fazla esir verdiler. Uzun Hasan’ın oğlu Zeynel Bey de bu savaşta öldü.
Uzun Hasan Bey : Devletin merkezini Diyarbekir’den Tebriz’e taşıdı. Kendisine bağlı boy ve oymakların önemli bir kısmını beraberinde götürerek onlara Tebriz ve  çevresinde iktalar vermek suretiyle yerleştirdi. Böylece Erzurum-Musul arasında konar-göçer hayatı devam ettiren Türkmenlerin de gücünü kırmış oldu. Savaştan sonra Gürcistana birkaç sefer düzenlemekten başka Tebrizden ayrılmadı.
Devletin çöküşünü hazırlayan sebepler: Akkoyunlu aşiretleri arasında meydana gelen gerginliklerin çözümlenememesi. Sûfî propagandalarının önlenememesi
ÇÖKÜŞ
Uzun Hasan Bey’in 1478’de Tebriz’de ölümünden sonra çocukları arasında taht mücadeleleri patlak verdi. Altı oğlundan biri olan Sultan Halil idareyi kısa süreli olarak ele aldı. Fakat onun kardeşlerinden Maksud’u öldürtmesi üzerine harekete geçen Yakup Bey : Devleti yeniden toparlamaya çalıştı.Akkoyunlular için tehlike arz etmeye başlayan Sûfî şeyh Haydar’ı öldürüp, ailesini de İstahr kalesine hapsetti. Akkoyunluların zayıf durumundan istifade etmek isteyen Memlük Sultanı Kayıtbey’in gönderdiği orduyu perişan etti (1481).Gürcistan üzerine başarılı bir sefer düzenledi.
Akkoyunluların ikinci defa olarak yakaladığı parlak dönem Yakup Bey’in bir salgın hastalıkla ölümü üzerine yerini yine taht mücadeleleri ve aşiret kavgalarına bıraktı. Musullu, Pürnek, Bicanlu, Kaçar gibi aşiretler iktidar kavgalarında bizzat yer aldılar.
Küçük yaşta olmasına rağmen Baysungur Akkoyunlu tahta geçirildi. Ancak onun atabeyi olan Sufî Halil Bey’in sert bir yönetim tesis etmesinden rahatsız olan diğer beyler Alıncak kalesinde hapiste bulunan Rüstem Bey’in etrafında toplandılar.Rüstem’in beş yıllık saltanatı da iç karışıklıklarla geçti.
1496 yılında bazı aşiret reislerinin daveti üzerine  Göde Ahmet Bey Akkoyunlu ülkesine gelerek tahta oturdu. O, İstanbul’da kaldığı esnada Osmanlı devlet düzenini tanıdığından, merkezî bir yapılanma gösteren Osmanlı düzenini Akkoyunlu ülkesinde tatbik etmeye ve bu surette yarı-bağımsız aşiret reislerinin siyasî gücünü kırmaya çalışması başta Pürnek ve Kaçarlar olmak üzere aşiretlerin şiddetli tepkisine yol açtı. Bu mücadelede kendisi de maktul düştü.
Bundan sonra Muhammedî Mirza, Sultan Elvend ve Sultan Murad arasında taht mücadeleleri başladı. Muhammedî Mirza’nın ölümü üzerine Akkoyunlu Devleti Murad ile Elvend arasında paylaştırıldı. Elvend : Diyarbekir, Azerbaycan ve Erran Murad :  Irakeyn, Kirman ve Fars
Rüstem Bey’in tahta geçişiyle başlayan iç karışıklıklardan en çok, taht mücadeleleri esnasında serbest kalan ve Şeyh Haydar’ın müritlerini etrafında toplayarak faaliyetlerini Erzincan ve çevresinde sürdüren şah İsmail-i Safevî faydalandı.O : Karakoyunlu oymaklarından Akkoyunlulara dahil olmayanların yanı sıra, Akkoyunlu, Dulkadir, Teke ve Anadolu’nun başka yerlerinden gelen müridleri ile birlikte önce Tebriz’e yürüyerek Elvend Bey’i yendi. Burada, On iki İmam adına hutbe okutup para bastırdı; Şahlığını ilan etti. Böylece Safevî Devleti kurulmuş oldu.
Murad Bey ise  Şah İsmail’e yenildi. 1509’a kadar Bağdat’ta kaldı. Şah İsmail’in Bağdat’a yönelmesi üzerine Osmanlı Devleti’ne sığındı.
Safeviler, Şeyh Haydar’ın intikamını almak için Akkoyunlu hânedanına ve halkına karşı korkunç katliamlara giriştiler. Türkmenler, Şerur, Almakulak ve Tebriz’de kıyıma uğradılar. Katliamdan kurtulabilen bazı aşiret bakiyeleri Safevî Devleti içinde “Türkmen Oymak”ı meydana getirdiler.
Akkoyunlu ileri gelenleri ve tâbi aşiretlerin çoğunluğu Osmanlı Devleti’ne sığındı. Osmanlılar tarafından aşiret beylerine dirlikler tahsis edildi. Aşiretler ise, Osmanlıların Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hâkim olmasından sonra tahrire tâbi tutularak, Erzurum, Muş, Bingöl yaylaları ile Urfa ve Berriye kışlakları kendilerine yurt tayin edilmek üzere Bozulus adı altında belli bir idarî yapıya ve vergi düzenine dahil edildi.