15 Aralık 2017 Cuma

ENDUSTRi 4 - 2017/1. Bölüm

Endüstri 4.0

Devrim ve üretim yapısında devrim
Devrim, bir toplumun yaşamında önemli işlevi olan kurumların hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde kökten değiştirilmesi ya da yenileştirilmesi, yeniden biçimlendirilmesi ya da belli bir alanda birdenbire gerçekleşen kökten değişiklik olarak tanımlanıyor. Devrimler sosyal ve kültürel alanlardan üretime dönük ekonomik alanlara kadar her alanda ortaya çıkabiliyor. Yukarıdaki tanımdan gidersek bazen devrimlerin belirli bir evrim süreciyle iç içe geçerek geliştiğini görüyoruz. Mesela birinci sanayi devriminden ikinciye geçiş birdenbire olmuş bir devrim değil. Bu iki devrim bir arada bir süre yaşadıktan birlikte var olduktan sonra ilki ortadan kaybolmaya yöneliyor ve onun sistemleri yerine ikincinin sistemleri geçiyor. Buna karşılık mesela Fransız devrimi çok daha kısa bir sürede gerçekleşmiş ve daha ani ve kökten değişikliklere yol açmış görünüyor.

Dünya, bugün, Hannover 2011 Fuarında Almanların ortaya attığı Endüstri 4.0 deyimiyle tanımlanan yeni bir sanayi devrimini konuşuyor.   

Üretim alanında şimdiye kadar biri tarım kesiminde üçü sanayi kesiminde olmak üzere 4 büyük devrim yaşandı. Önce kısaca bunlara bir bakalım.

Tarım devrimi ya da neolitik devrim
İnsan, M.Ö.10 binlere, bir başka deyişle neolitik döneme,  gelinceye kadar avcı ve devşirici olarak yaşadı. Vahşi hayvanları eti ve postu için avladı, yabani meyveleri devşirip yedi. Ürettiği tek şey hayvan öldürmeye ve kendini savunmaya yarayan taştan yapılma ilkel silahlar ve üşümemek için giydiği ilkel kıyafetlerdi. Bunun dışında yalnızca bir tüketici konumundaydı. Doğaya hiç bir şey katmıyor, yalnızca doğanın verdiklerini alıp tüketiyordu. M.Ö. 10 binlerde insanın ilk kez yerleşik yaşama geçerek, tarım yapmaya ve hayvan yetiştirmeye başladığına ilişkin izler var. Çatalhöyük ve Hacılardaki kalıntılar, insanların buralarda yerleşip kentler kurduklarını, bitkileri ehlileştirerek tarımsal üretim ve hayvanları evcilleştirerek hayvancılık yapmaya başladıklarını gösteriyor. İnsanın tüketicilikten üreticiliğe geçişi çok büyük bir ekonomik devrimdir. Bu devrimin sonraki devrimlerden çok önemli bir farkı var: İnsan ilk kez tüketicilikten üreticiliğe geçmiş bulunuyor. Buna ‘tarım devrimi’ ya da ‘neolitik devrim’ adı veriliyor. Bana sorarsanız bu devrimin adı ‘üretime geçiş devrimi’ olmalıydı. Çünkü bunun ötekilerden ayırt edici farkı insanın üretime başlamasıdır.

Birinci sanayi devrimi ya da Endüstri 1.0
1712 yılında Thomas Newcomen yeni bir tür buhar makinesi geliştirdi. Bu makinenin pistonu bir zincir yardımıyla bir kaldıraca, kaldıraç da su tulumbasına bağlanmıştı. Piston silindirin en üst noktasında iken silindirin içine gönderilen soğuk su buharı yoğunlaştırılıyor, böylece atmosferik basınç pistona aşağıya doğru kuvvet uyguladığında su madenden yükseliyordu. 1764 yılında bozulan Newcomen makinelerinden birini onaran James Watt, bu makineyi geliştirerek iki odalı ve supaplı hale getirdi. Bu odalardan biri sürekli sıcak, diğeri soğuk tutuluyordu. Watt 1781 yılında yeni mekanik aksamlar ekleyerek makineyi iyice geliştirdi.

Bu yeni katkıyla buhar makinesi sanayiye uygulanabilir hale geldi. Bu şekilde geliştirilmiş buhar makinesinin 1700’lerin son bölümünde dokuma tezgâhlarında kullanılmasıyla üretim sürecinde çeşitli aşamaları tamamlayacak biçimde birbiriyle bütünleşmiş bir düzene geçilmesi birinci sanayi devrimi olarak kabul ediliyor. Tekstil sanayiinde başlayan bu değişim başta kimya sanayii olmak üzere diğer sanayi dallarına hızla yayıldı. Demiryolu ağının yaygınlaşması bu devrimin de yaygınlaşmasına yol açtı. Endüstri 1.0 üretimin makineleşmesi ve elde edilen ürünlerin demiryolu ağlarıyla tüketim merkezlerine taşınması olarak tanımlanıyor.

İkinci sanayi devrimi ya da Endüstri 2.0
İkinci sanayi devrimi, üretim sistemlerinde elektriğin kullanılması ve elektrik gücünün montaj hatlarına kumanda etmesiyle ortaya çıktı. Elektrik gücüyle hareket eden üretim hattı ilk kez hayvan kesim işlemleri için ABD’de mezbahalarda kurulan sistemlerle başladı. Ama sistemin asıl uygulanışı Ford Motor Fabrikalarında kurulan seri üretim hatlarıyla oldu. Ford Motor Fabrikalarının otomobil üretiminde uyguladığı bu sistem, üretim ölçeğinin büyütülebilmesine ve dolayısıyla maliyetlerin ve fiyatların ucuzlamasına yol açtı. Bu fabrikalarda uygulanan teknikler o zamana kadarki iş yönetim modellerinin de yeniden yazılmasına yol açtı. Bu devrimin yarattığı ekonomik verimliliğin yaygınlaşmasında karayolu ağının yaygınlaşması önemli rol oynadı. Endüstri 2.0 üretimin makineleşerek seri üretime geçilmesi ve üretilen malların demiryolunun yanı sıra karayolu ağıyla da tüketim merkezlerine ulaştırılması olarak tanımlanıyor.

Üçüncü sanayi devrimi ya da Endüstri 3.0
1970’lere girerken algılayıcılardan alınan bilgiyi, bir program çerçevesinde iş elemanlarına aktaran mikroişlemci tabanlı programlanabilir mantık devresi geliştirildi. Ve bu sistemin üretim sistemlerine uygulanmasıyla üretim sisteminin otomasyonu mümkün oldu. Bu gelişme üretime insan katkısını oldukça düşürerek hatayı da minimize etti. Böylece 1970’lerin başından günümüze kadar gelen yeni bir sanayi devri başlamış oldu. Bu dönemde bilgisayar kullanımı, akıllı telefonlar, internetin yaygınlaşması üretimi her yönüyle geniş biçimde etkiledi ve biçimlendirdi. İletişim ve ulaşımdaki gelişmelerle, ticaret ve endüstri küreselleşti. Endüstri 3.0 üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve üretimin otomasyonu olarak tanımlanıyor.
Buraya kadar saydığım devrimlerin iki özelliği var: (1) Devrimler arasındaki süreler kısalıyor. Tarım devrimi ile ilk sanayi devrimi arasında yaklaşık 12 bin yıl süre geçti. Endüstri 1.0 ile 2.0 arasındaki süre yaklaşık 80 yıldır. Bu süre Endüstri 2.0 ile 3.0 arasında 120 yıl, Endüstri 3.0 ile 4.0 arasında 70 yıldır. (2) İnsan emeğine ihtiyaç azalıyor. Her bir sanayi devrimi üretim yapılırken bir önceki üretim sistemine göre insan emeğine olan ihtiyacın daha da azalmasını sağladı.  
Yeni bir sanayi devriminin eşiğindeki dünya: Endüstri 4.0
Dünya ekonomisinin küreselleşmesi en açık etkisini iki alanda gösterdi: (1) Sermaye akımlarının serbestleşmesi, (2) Üretimin yer değiştirebilmesi. İlkinin sonucu olarak sermaye, en çok para kazanabileceği alanlara ve yerlere gitmeye başladı. İkincinin sonucu olarak da üretim en ucuza gerçekleştirilebileceği yerlere kaydırıldı. Üretimin en ucuza yapılabileceği yerler, ucuz emek ve sağlanan vergi kolaylıkları nedeniyle başta Çin olmak üzere Uzakdoğu ülkeleriydi. 1980’lerden başlayarak ABD ve Avrupa sermayesi üretim merkezlerini bu ülkelere kaydırdılar. Çin ve diğer Uzakdoğu ülkeleri bir süre Amerikalı ve Avrupalı firmaların üretim üssü olarak çalıştı. Halen de bu şekilde çalışmaya devam ediyorlar. Ne var ki artık bu ülkeler bu ürünleri kendileri de yapmaya yöneldiler. Çin ve diğer Uzakdoğu ülkeleri, yavaş yavaş başkaları için üretim yapmaktan çıkmaya ve kendi markaları altında üretim yapmaya başladılar. Bugün yalnızca Çin mallarını satan çok sayıda internet satış sitesi var.
Aşağıdaki tablo 2006 ile 2011 yılları arasında sanayi malı satış gelirlerindeki değişimi gösteriyor (milyar USD, Kaynak: Ali Rıza Ersoy: On the Way to Industry 4.0, March 2016)
Ülke
2006
2011
Değişim (%)
Euro Bölgesi
550
620
13
ABD
280
280
0
Almanya
190
220
16
Rusya
10
15
50
Çin
170
580
241

Tablo bize Çin’in sanayi malı üretiminde sergilediği çarpıcı gelişimi gösteriyor. Alman hükümeti bu gelişme üzerine Doğu’nun Batı’yı geçtiğini ve aranın hızla açılmakta olduğunu görerek 2011’de Hannover Fuarında Endüstri 4.0’ı gündeme getirdi.
Endüstri 4.0; asıl olarak imalat sanayiinde bilgisayarlaşmanın en üst düzeye çıkarılması ve dolayısıyla üretimin yüksek teknolojiyle donatılmasını hedefleyen bir yaklaşım. Burada üç temel amaç güdülüyor: (1) Üretimde insan emeğinin en aza indirilmesi ve bu yolla üretimdeki hataların ortadan kaldırılması. (2) Üretimin en üst düzeyde esnekliğe kavuşturulması ve bu yolla tüketiciye özel ürün yapabilme imkânının elde edilmesi. (3) Üretimin hızlandırılması.
Bu amaçlara ulaşıldığında Çin ve diğer Uzakdoğu ülkelerinin ucuz emekle elde ettikleri rekabet üstünlüğü ortadan kalkacak. Üreticiyle tüketicinin anlaşması çok daha kolay olacak. Örneğin beyaz boya üzerine siyah puanlı desenleri olan bir otomobil isteyen tüketiciye, aşağı yukarı aynı fiyat kalıpları içinde kalınarak, özel üretim yapılması mümkün olacak. Üretim hızlanacak ve bu yolla siparişin beklenme süresi son derecede azalacak.
Almanya tarafından ortaya atılmış olsa da bugün ABD ve diğer Avrupa ülkeleri de Endüstri 4.0 üzerinde ciddi çalışma yapıyorlar.
Sanayi devriminin Osmanlı devleti üzerindeki etkileri
Nüfusu ve doğal zenginlikleriyle Osmanlı Devleti Avrupa malları için önemli bir pazar niteliği taşıyordu. Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan arz fazlası üretim, kapitülasyonların da varlığından yararlanarak Osmanlı pazarlarını istila etmeye başladı. Sanayi devriminin yarattığı bu gelişmeden olumsuz yönde etkilenmemek için Osmanlı Devleti’nin gümrük vergilerini artırması ve Avrupa mallarına karşı yerli sanayiyi koruması gerekiyordu. Ne var ki kapitülasyonlar ve çeşitli antlaşmalar bu konuda adım atabilmek için önemli bir engel oluşturuyordu. Dolayısıyla sanayi devrimi, Osmanlı Devletini ve sanayisini olumsuz yönde etkiledi.

İngilizler mevcut haklarla yetinmediler Osmanlı Devleti’nin uyguladığı ticaret yasaklarını kaldırtmak için çeşitli baskılar uygulamaya başladılar. Bu çabaları 1838 Ticaret Antlaşmasıyla sonuçlandı. Serbest ticaret hakkını elde eden İngilizler, Osmanlı pazarlarına mallarını rahatça soktular. Bu antlaşma daha sonra Avrupalı devletlere de yaygınlaştı ve Osmanlı devleti bir yarı sömürge konumuna geldi.

Türkiye’nin sanayi devrimindeki yeri
Osmanlı devletinin sanayi devrimine girememesinin temel nedeni Rönesans ve Reformun getirdiği aydınlanmaya ve dolayısıyla bilimsel atılıma girememiş olmasıydı. Türkiye, cumhuriyetin kurulmasından sonra Atatürk devrimleriyle aydınlanma dönemine girdi ve yavaş yavaş açığı kapatmaya yöneldi. Cumhuriyetin ilk yıllarında kamu iktisadi teşebbüslerinin atılımlarıyla başlatılan sanayileşme hareketi sonraki yıllarda özel kesime de yayılarak ve hızlanarak ilerledi. Türkiye, bir tarım ekonomisi olma konumundan sanayi ve ticaret ekonomisi olma konumuna geçti. Günümüzde Türkiye’nin ihraç ettiği ürünlerin yüzde 80’i sanayi ürünü olmakla birlikte bu ürünlerin hala yalnızca yüzde 3’ü yüksek teknoloji içeren mallardan oluşuyor. 

Bugün Türkiye’nin Endüstri 2.0 ile 3.0 arasında bir yerde olduğu kabul ediliyor. 

Endüstri 4.0 eşiğinde Türkiye
Sanayi devrimini sonradan yakalamış olmak bugün için büyük bir kayıp değil. Ama sanırım Endüstri 4.0 diye adlandırılan yeni devrimi kaçırmanın maliyeti çok yüksek olacak. Endüstri 4.0 eşiğinde iki mesele var. (1) Endüstri 4.0 uygulamasının gerektirdiği robotları yapmak. (2) Yapılmış robotları satın alıp üretimi bunlarla yapmak.

Bizim için geçerli konu ikinci başlıktaki konu. Yani, biz Almanya’da veya ABD’de ya da bir başka gelişmiş ülkede yapılmış olan robotları ve dijital makineleri satın alıp üretim tesislerimize monte edeceğiz. Bunların çalışma programlarını da (yani softwarelerini) satın alacağız, bu programlarla o robotların çalışmasını sağlayarak üretim yapacağız ve ürettiğimiz ürünleri satacağız. Yani bizim açımızdan Endüstri 4.0, bu devrimin gerektirdiği makine, robot vb gibi araçları veya bunların çalıştırılmasına yarayan programları yapmak değil, bunları satın alıp kullanarak gerekli üretimi yapmak olacak. Kuşkusuz asıl parayı o makine ve robotları yapanlarla o programları yazanlar kazanacak. Bu makineleri, robotları ve programları alıp üretimi bu yöne kaydırmayı başaranlar da kazanacak. Çünkü anlaşılan o ki bir süre sonra bu yeni sanayiyle üretim yapan birimlerle eski sanayiyle üretim yapan birimler arasındaki fark terziyle konfeksiyon arasındaki fark gibi olacak.

Türkiye açısından bu devrimin dalgalarına hazırlanmak gerekiyor. Bu açıdan birkaç önerimi sıralamak isterim: (1) Sanayi odalarımızın önderliğinde yüksek kalitede eleman yetiştiren bilim liseleri kurulmalı. Bu liselerde öğrenciler bir yandan bu yeni sanayiye, bir yandan da onun gerektireceği programları kullanmaya adapte olacak şekilde yetiştirilmeli. Türkiye artık vakıf üniversiteleri yerine vakıf bilim liseleri kurmalı, devlet bunları teşvik etmeli. Bu okullarda üniversitelerin teknik alanlarında ders veren hocalar ders vermeli. Devlet, bu okullarda okuyacak öğrencilere burs vermeli. (2) Üniversitelerde bilim dallarına dönüş yapılmalı. İktisadi İdari Bilimler Fakültelerinde kontenjanlar hızla düşürülmeli. Çünkü bu bölümlerden mezun olanlara duyulacak ihtiyaç bu yeni devrimle hızla azalacak. Yeni düzende muhasebecilik, insan kaynakları uzmanlığı, işletmecilik gibi mesleklerin çoğu büyük ölçüde bilgisayar programları yoluyla yapılacak ve insana olan ihtiyaç azalacak. Biz bu bölümlerden bu kadar çok sayıda öğrenci mezun etmeye devam edersek bu mezunlar çalışacak iş bulmakta giderek daha fazla zorlanacaklar. (3) Endüstri 4.0, aksine bütün iddialara karşın ister istemez işsizliği artıracak bir devrim. Robotlarla çalışan üretim birimlerinde mavi yakalılara ihtiyaç azalacak. Bu yeni oluşumda ancak program yazabilen, robotları ve makineleri yapabilen insanlarla programları kullanabilen insanlara yer olacak. Diğerleri sanayiden hizmetlere kaymak durumunda kalacak. O nedenle bu büyük dalgayı karşılayabilmek için geleceğin toplumuna yönelik eğitim değişikliğine gidilmesi gerekiyor. (4) Endüstri 4.0'a geçişle birlikte ortaya çıkacak işsizliği azaltabilmek için tarım ve hayvancılık politikalarını, bu alanlarda üretimi ve verimliliği artıracak biçimde ele almamız gerekiyor. Esasen o alanlarda da genetik biliminin gelişmesi ve uygulanması sonucu birçok devrim peş peşe geliyor. Yani yalnızca sanayi devrimi değil tarım ve hayvancılık devrimi de güncelleniyor. Tarım ve hayvancılık alanında Türkiye bırakın ileri gitmeyi geri gitmiş bulunuyor. Endüstri 4.0'ın yaratacağı işsizliği azaltmak ve yeni tarım ve hayvancılık devrimine ayak uydurabilmek için bugünden tarım politikamızı baştan aşağıya ele almamız gerekiyor. (5) Bütün bunları yapabilmek için başımızı inşaattan kaldırıp çevremize bakmamız gerekiyor. Sanırım yenilenme inşaata odaklanmış gözlerimizi çevremize çevirmekle başlayacak. İlk adım bu. 

Türkiye’nin bir kez daha sanayi devrimini kaçırmamak ve onun etkilerinden olumsuz olarak etkilenmemek için ve binlerce yıl önce bu topraklarda başlamış olan tarım devriminde bugün yaşanan güncellenmeyi yakalayabilmek için eğitimde mutlak surette bilime yönelik reforma gitmesi gerekiyor. Bugün için Türkiye’nin önündeki en önemli yapısal reform olarak bu değişim uzanıyor. Sorgulayan, araştıran, analiz yapabilen bir kuşak yetiştirmek için yeterince geç kaldık. Bundan sonra kaybedilecek tek bir saniyemiz bile yok. 

Kehanetleri İle Bilinmeyen Atatürk

ATATÜRK GELECEĞi Mi GÖRÜYORDU?

Atatürk ve Kehanetler

Bazı bilim adamlarına göre geleceği görme yeteneğinin merkezî, diansefal dediğimiz ve sempatik sinir sisteminin birleştiği beyin merkezidir. Bu sinir sistemi, "Merkezî Sinir Sistemi" denilen ve vücut hareketleri yani bilinçli hareketleri kontrol eden sinir sisteminden büsbütün başkadır. Bilginlere göre, Diansefal; beynin en eski, yâni atalarımızda ilk olarak gelişen beyin kısmıdır.Belki de tarihten önemli insanın içgüdüleri ile hareket etmesini temin eden altıncı his, beynin bu merkezindeydi. 

Bugünkü hayatımızda merkezî sinir sistemimizin faaliyeti o kadar fazlaydı ki, "diansefal" altıncı his ortaya çıkarmıyor. Ancak belli sayıdaki kişilerde kendisini gösterebiliyor.Gelecekten haber alabilmek için yetenekler ise daha ender ortaya çıkıyor. Bu görüş, doğruya, Atatürk, Cayce, Messin gibi duyarlı kişilerde beynin bu bölümünün daha faal olduğu düşünülebilir. Beynin bu bölümünün altıncı his ile irtibatı tam olarak nedir? Atatürk'ün yaşamında "geleceği görme" gücünün kanıtları bulunmaktadır. En basit örnek, Kurtuluş Savaşı'nda görülmüştür zaten. Örneğin Muhiddin Arabi'nin gelecekle ilgili yazdığı kitabında, büyük ihtimalle Atatürk'ü kastettiği anlaşılmaktadır: 

"Devlet-i Aliyye yıkılacak. Batı'dan uzun boylu, mavi gözlü bir adam gelecek. Baktığı zaman, karşısındaki insanı eritecek. Serbest Fırka kuracak. Adına da Serbest Cumhuriyet denilecek. Dünyaya milletini tanıtacak ve 15 sene hükümdarlık sürecek"

ESRARENGiZ HiNTLi MiHRACE'NiN SIRRI HALA ÇÖZÜLEMEDi…

Bilindiği gibi Hint halkı, Kurtuluş Savaşı'nda, Atatürk'ü ve Türk halkını yalnız bırakmamış ve maddî-mânevî olarak, Türk halkının yanında yer almışlardı. Kurtuluş Savaşı'ndan yıllar sonra, 1929 yılında, Hintli bir Mihrace, Atatürk'ü Pera Palas'taki 101 no'lu odasında ziyaret etmeye gelmişti… Ne amaçla ziyaret ettiği bilinmemesiyle birlikte bir başka nokta da, Mihrace'nin kim olduğudur.Mihrace'nin, Atatürk'e sunduğu hediyenin kendisinde de bir sır gizliydi… Bu hediye, altın sırmalı, Hint işi bir ipek seccadeydi. Seccadenin üzerindeki desende, bir şamdanın asılı olduğu bir düz kemeri; her iki yanında birer güvercini bulunan, beş kubbeli bir diğer kemerin çevrildiği görülüyordu. Bordür motifi, fillerden oluşuyordu. Desenin en ilginç unsuruysa, her iki kemerin arasındaki, dal kıvrımı ve gül motifleriyle süslü, boşlukta yer alan romen rakamlı bir saat kadranıydı: Bu saat 09.08'i gösteriyordu. Seccade, hâlen Perapalas'da bulunmaktadır.

BULGAR IVAN MANELOF'A SÖYLEDiGi KEHANETLER…

Mustafa Kemal, başından beri Türk Milleti'nin yaşadığı zor koşullardan sıyırıp çıkaracağını biliyordu. 1906'da Bulgar ivan Manelof ile Selanik'te yaptığı konuşmalar, dikkat çekicidir: "Birgün gelecek, ben, hayâl olarak kabul ettiğiniz bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum Türk Milleti, bana inanacaktır. Düşündüklerim, demagoji mahsûlü değildir. Bu millet, gerçeği görünce arkasından yürür. Saltanat, ortadan kalkacaktır. Devlet, mütecânis (tek çeşit) bir unsûra dayanamayacaktır. Din ve devlet işleri, birbirinden ayrılacaktır.Batı medeniyetine döneceğiz. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökenli alfabe seçilecektir. Kadın ve erkek arasındaki farklar, kalkacaktır.Emin olunuz ki, hepsi bir bir olacaktır…" 
Atatürk, bu konuşmayı yaptığı sırada; Abdülhamit, ülkenin tek hâkimiydi ve padişahlık, kuvvetli ve kutsal bir kurumdu.

ÖNCEDEN YAPILAN BİR UYARI AMA….

Çanakkale Savaşı sırasında Mustafa Kemal, Nablus Karargahı'nda ikinci defa 7. Kolordu Kumandanı olduğu yıllarda yaşanan bu olayı, kendisi daha sonra şöyle anlatmıştır:

-"Birgün, Erkân-ı Harbiye Reisi, bana o günkü raporlarını okudu. Basit raporlardı, her zamanki gibi… Yalnız, bu raporlarların içinde bir nokta dikkatimi çekti…"

Evet, görünürde hiçbir sonuç çıkartılamayacak bu rapordan, Mustafa Kemal; inanılmaz bir sonuç çıkartmış ve çok değil; bir veyâ iki gün sonra İngilizler'in büyük taarrûzu başlamıştır. Bundan sonrasını, Mustafa Kemal'in kendi ağzından dinleyelim:

"Yataktan kalktım, giyindim. iş odasına girerek bir muharebe emri yazdım. Emirde şunlar yazıyordu: 'Düşman, 19 Eylül akşamı taarrûz edecektir.' Sonra bu emre, alınması gereken tedbirleri ilave ettim. Bu emri, Grup kumandanı olan Liman Fon Sanders Paşa'ya da gönderdim. Çok hürmet ettigim bu zât, benim raporuma gülmüş ve 'ihtiyâttan zarar gelmez.' diye bana da bir şey söylemeye lüzûm görmemiş."


19 Eylül gecesi, kolordu kumandanları telefon başında çağırarak verdiği emirlerin ve alınması gereken tedbirlerin yerine getirilip getirilmediğini sordu. Kendisine, tüm tedbirlerin alındığı bildirildi. Ancak, ne yazık ki, kolordu kumandanları da böyle bir emri ciddiye almamışlar ve gerekli hiç bir önlemi almamışlardı. Mustafa Kemal, gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığını öğrenmek için, bir müddet sonra telefon açtı… Olayın sonucunu yine Mustafa Kemal'den dinleyelim:
"Ben, daha telefon konuşmamı bitirmeden; düşman topçusu, muhârebe hattımız üzerine ateş etmeye başladı.Gece, muhârebe ile geçti. Benim ordumun sağ cenâhındaki ordu, yarıldı, esir oldu ve boş kalan cepheden geçen düşman süvârileri, Leyman Fon Sanders'in karargahını bastı. Hakîkât, anlaşılmıştı.Fakat, neye yarar!…"

DÜŞMAN DONANMASI İLE İLGİLİ KEHANETİ…

Almanya ile birlikte, Birinci Dünya Savaşı'na giren Osmanlı İmparatorluğu, her şeyini kaybetmiş durumdaydı. 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile Türk topraklarını kaybettiği gibi, yavaş yavaş tarih sahnesinden de silinmeye başlamıştı… İstanbul'un işgâl edildiği günlerde İstanbul'a dönen Mustafa Kemal, düşman zırhlılarını Dolmabahçe önünde gördüğü zaman, üzüntüyle: "Geldikleri gibi gidecekler.." der. Daha sonrasını zaten biliyoruz. Sonuç olarak, geldikleri gibi gittiler. İsin ilginç tarafı, Nostradamus'un da bu konuyla ilgili bir kehânetinin bulunmasıdır. "Centurien" adlı kitaptaki kehanet şu şekildedir:

Kongre başkanını tutan devlet adamları
işgâl kuvvetlerince sürülecek Malta'ya
Girilmiş İstanbul'a alınmış Rodos Adası
Ama geldikleri gibi gidecekler

4 Eylül 1919'da, hatırlanacağı gibi Sivas Kongresi toplanmıştı.Kongre Başkanlığı'na, işgâl kuvvetlerine karşı açıkça tavır alan Mustafa Kemal, seçilmişti. Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk'ü destekleyen, İstanbul'daki mecliste olan milletvekilleri de işgâl kuvvetlerince Malta Adası'na sürgüne gönderilmişti. Bu hatırlatmanın ışığında dörtlük bir kere daha okunursa, durum daha iyi anlaşılacaktır.

MUSTAFA SAGİR'İN CASUS OLDUĞUNU İLK KONUŞMADA BİLMESİ…

16 Mart 1920'de, İstanbul'un işgâl edilmesi üzerine, Kemalettin Sami Paşa, Anadolu'ya geçerken gemide bir Hintli ile tanışır. Bu adam, Mustafa Sagir'dir. Milli Hareket'e yardım için Hint Müslümanları'nın kendisini gönderdiklerini söyler. Böylelikle Paşa'yı etkilemiştir. Ankara'ya telgraf çeken Sami Paşa, Mustafa Sagir'e ilgi gösterilmesini ister.Bir süre sonra Sami Paşa, Atatürk'e Hintliyi anlatır ve görüşmesini rica eder. Ertesi gün Atatürk, Mustafa Sagir'i kabul eder. Bu görüşme, uzun sürer. Hintli, gönderilir. İki paşa yalnız kalınca Atatürk: "Bana bak Kemal, bu adam casus!…" der. Sami Pasa: "Aman paşam, siz de çok şüphecisiniz." diyerek Atatürk'e inanmaz. Atatürk, konuşmayı keserek yâveri Hayâtî Bey'i çağırır ve şu emri verir: "Bu Hintli, İngiliz câsusu olacak.. Kendisini takip etsinler. Mektuplarını da sansürde çok dikkatli okusunlar..." Bundan sonra mektuplar, o zamanlar kimya hocası olan Avni Refik Bey'e verilir. Bir-iki tecrübeden sonra, gizli yazılar bulunur. Mustafa Sagir, yakalanarak suçu itiraf ettirilir ve idam edilir.

GÖZLE GÖRÜLMEYEN YERİ BİLMESİ….

Sakarya Savaşı'ndan sonra bir subay, cepheden alınan bilgileri Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu. Kağıttaki notta, cephe komutanlarından biri, Seyit Gazi'nin kuzeydoğu tarafında bir düşman fırkasının göründüğünden bahsediyordu… Bunun üzerine Mustafa Kemal, kaşlarını çatarak: "Hayır!..Orada düşman yoktur.. İyi baksınlar.." dedi. Subay, öğle yemeğinde geri geldi. Biraz da sıkılarak: "Haber aldım komutanım. Bahsedilen yerde düşman yoktur."

BU KEHANETİNE DÜŞMAN GÜÇLERİ DE İNANMAMIŞTI…

Düsman Ordusu'nu tamamıyla yok etmek amacıyla başlatılan Büyük Taarruz amacına ulaşmıştı.Ordularını korkunç sondan kurtarmak isteyecek olan itilaf devletlerinden durumu gizleme amacı güden; fakat bu başarıları haber alan itilaf devletleri, kendisinden görüşmek üzere randevu istedikleri zaman.Atatürk, elçilere: "Sizinle 9 Eylül 1922 Nif (Kemalpaşa) kasabasında görüşebilirim." İşin ilginç tarafı, bu sırada Türk Orduları, Nif'den çok uzakta bulunuyordu ve 9 Eylül'e kadar oraya çarpışarak varmak çok zor, hatta imkansız gibi görülmekteydi.Çünkü bu bir savaştı.Yani kesin tarih verilmesi normal şartlarda hiç bir şekilde mümkün değildi.Savaş sırasında neler olabileceğini kim önceden kestirebilirdi ki? Aradan 10 gün geçti. Bu olayı daha sonra ünlü Nutku'nda kaleme alarak şöyle demiştir: "Dediğim gün, Nif'te idim; fakat benden randevu isteyenler, orada yoktu…"  
Kaynak (Ali Bektan, "Atatürk'ün Kehanetleri", Bilge Karınca Yayınevi.)