16 Mayıs 2019 Perşembe

19lar Batıni İlimler ve 2. Türk İsimli Devletin Kuruluşu

Göktürk - Selçuklu - Türkiye Cumhuriyeti Devleti
Allah (C.C.) havas-úl havas ilmi ile numeroloji de 19 sayısının butunlestirici hikmeti ve Hacı Bektaşi Veli ' den gelen Batini ilmi'nin 19 sayısı ile hikmetlerinin tecellisi ile bir Devlet kuruldu.
Kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk'e verilen Rab katından gelen bir güç..
Inceleyelim;
1) 1881’de 19. yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğmuştur.
2) Doğum kaydi 19 Mayıs 1881'dir.
3) 19’uncu yüzyılda 19 yıl yaşamıştır.
4) 19 yaşında 1900 yılında Harbiye’ye girmiştir.
5) Harb Akademisi’nden aldığı sicil 317-8’dir. Bu rakamların tek tek toplamı 19 eder.
6) 19 Mayıs 1915’te Miralay (Albay) oldu.
7) 19 mart 1916’da Tuğgeneral oldu.
8) Çanakkale Savaşı’nda 19’uncu tümen’i komuta etti.
9) 30 nisan 1919’da 9. ordu müfettişliğine atandı.
10) 19 gün sonra Samsun’a çıktı. Samsun’a çıktığında 38 yaşındaydı. ( 19 x 2 = 38 )
M.Kemal Samsun’da 19 gün kaldı.
11) 4 Temmuz 1919’da Erzurum’a gitti. 19 gün sonra 23 temmuz’da Erzurum Kongresi’ni topladı.
12) 4 eylül 1919 Sivas Kongresi’nden 114 gün sonra 27 aralık 1919’da Ankara’ya gitti.
(19 x6=114)
13) M.Kemal, İstanbul’a toplam 19 kez geldi.
14) Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazandıktan sonra, başarısına karşılık TBMM kendisine olan minnet ve şükranını belirtmek için 19 Eylül 1921’de kabul ettiği özel bir kanunla mareşallik ve gazilik ünvanını vermiştir.
15) Harp okulu’nu 20’nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancı oldugu için mezun olan 19 subaydan biri oldu.
16) Mustafa Kemal , Harp Akademisi'nin 57’nci dönemine kaydoldu.
( 19 x 3 = 57 )
17) Mustafa Kemal'in ilk askeri görevi, 19’uncu kolordu komutanlığıdır.
18) 19 Aralık 1904’te bağımsızlık düşüncelerinden ötürü Yıldız Sarayı’na çağırıldı.
Çanakkale Savaşları’nın zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynayan 19. Fırka’yı (Tümen) komuta etmiştir...
19) DOĞUM ve ÖLÜM yılları 1881 ve 1938 sayıları 19 sayısının katlarıdır.!
1881, Rumi takvime göre 1297’dir. ( 1 + 2 + 9 + 7 = 19 )
20) Atatürk’ün nüfus cüzdanı numarası : 993814 (19×52306=993814)
21) TBMM’nin ilk kütüğündeki sıra numarası 19’dur.
22) Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze töreninde Chopin’in 19 notalı 19’uncu marşı çalındı.!
23) Atatürk’e verilen madalyalarin toplami 19’dur.
24) Atatürk, 19.000 tl. nakit miras bıraktı. (CHP ve İş Bankası zaptında)
25) Atatürk’ün, İstanbul Akaretler yokuşu’nda oturdugu evinin numarasi 76 idi.( 19 x 4 = 76 )ilginçtir…
26) 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Bu tarihte 3 tane 19 rakamı vardır ki Atatürk’ün ömrü de zaten 3 x 19 ‘dur.
19 Mayıs 1919’da ise 2 X 19= 38 yaşındaydı. 1919 rakamındada 101 tane 19 vardır.
27) Ya NUTUK ?
Hitabet sanatının şaheseri olan Büyük Nutuk’un sonundaki Türk Gençliği’ne Hitabesi de başlangıç cümlesi ile birlikte 19 cümledir....
28) Bizler için tarihe geçmiş en önemli sözü : “NE MUTLU mutlu TÜRK’ÜM DİYENE ” cümlesi de 19 harftir....
29) Dünya için tarihe geçmiş en önemki sözü : “İSTİKBAL GÖKLERDEDİR“ Ne rastlantıdır ki(!) Atatürk’ün bu sözleri de 19 harften oluşmaktadır.....
10 Kasım 1938’de ( 19 x 2 x 19 ) ( 10 Kasım günü saat 10+9=19 ) 3 x 19= 57 yaşında ölümlü yaşama gözlerini kapamıştır....
HAYATININ ÖZETİ
* Ilk 19 yılda hazırlandı(eğitim),
* ikinci 19 yılda siyaset ve askerlik alanında savaştı(savaş ),
* üçüncü 19 yılda devlet başkanı sıfatı ile hizmet etti(yönetim)
( 3 x 19= 57 )
Vefatı?
-57 yaşında (19un 3 katı)
ES SELAMIN ALEYKÜM son nefesinde söylediği söz....
29 Madde de bende sizlere bir özet yaptım.
19 Mayıs ATATÜRK'Ü ANMA , GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUT'LU OLSUN.

19.05.2013
ERDEM ULAŞ 
İstanbul

16 Nisan 2019 Salı

Çerkez- Abhaz Diyasporası ve Sürgünden Yeni Devlete Devlet Ebed Müddet

Osmanlı Devletinde Kafkas Diyasporasının ortaya çıkışı, Rusya Çarlığının Kafkaslar’da 19. yüzyılda güçlenmesi ve Kafkas dağlıların ulusal bağımsızlık ve özgürlükleri için mücadeleleriyle bağlantılıdır. Kafkas dağlıları, Osmanlı Devletince, Rusya’ya karşı mücadelelerinde desteklenmişlerdi. Rusya’nın Kartli-Kakheti Krallığını ele geçirmesini takiben, 19.yüzılın başından beri Osmanlı Devletinin dış politikasında Kafkaslar belirleyici rolü oynamaya başlamıştır.
ÇERKES DİYASPORASI
Kuzey Kafkas halkları, Çerkesler, Abazalar ve diğer Kuzey Kafkas halkları Osmanlı Devletinin egemenliğini kabul etmemişler ve yalnızca, Osmanlı Devletinin bağlısı Kırım Hanlığı ile siyasi ilişkilerde bulunmuşlardır. (1, 162). Rusya’nın Kafkaslara ilerlemesi, Batı Kafkaslar’daki etkisi zayıf olan Osmanlı Devletini rahatsız etmişti. Osmanlı Devletinin Çerkeslerle ilişkileri ve İslam dininin Çerkesler arasında tebliği geleneksel olarak Kırım Hanlığının bir vazifesiydi fakat Rusya’nın Kırım Hanlığına yaptığı saldırıları sonucu Rusya’nın Güneye ilerleyişini püskürmek amacıyla Osmanlı Devleti, Anapa Kalesini güçlendirmeye karar verdi. 1780-84 yılları arasında, Osmanlı– etnik bir Gürcü olan – Ferah Ali Paşa, takviye edilen Anapa Kalesini bir üsse ve Rusya’ya karşı mücadele eden Kuzeybatı Kafkas kabileleri için bir sığınağa dönüştürdü. (2. 51) Ferah Ali Paşa Anadolu’nun Sivas, Sinop, Amasya ve Tokat illerinden 10.000 kadar asker getirdi ki bunların bir çoğu dağlı kadınlarla evlendiler ve bölgeye yerleştiler. Bu durum, Rusya karşıtı daimi gücün oluşması için ileri safhayı hazırlayacaktı. 1785’de Ferah Ali Paşa’nın vefatının ardından yerine Acaralı bir Gürcü olan Bijanoğlu Ali Paşa atandı. (3, 321) Osmanlı Devletinin niyeti, Çerkes ve Abaza aristokrasisi arasında İslam dinin yayılmasını Anapa üzerinden teşvik etmek ve Osmanlı Devletinin gücünü ve manevi otoritesini dağlılara göstermekti. Osmanlılar, Çerkesler arasında etkilerini genişletiyorlardı fakat 16. Yüzyıldan dan beri Rusya ile yakın ilişki içerisinde bulunan Kabardinleri kazanamadılar. (4, 99-100)
19. Yüzyıldan beri Rusya Çarlığı Kuzey Kafkaslara ateş ve kılıç zoruyla diz çöktürmeye çalışmakta ve yerel halkların direnişlerini şiddetle bastırmaktaydı. Çerkesler, Rus ordularıyla eşit olmadıkları savaşlarda cansiperane bir şekilde mücadele ettilerse de mevzilerinden çekilmek zorunda kaldılar. Böyle bir durumda, Rusya, direnen Kafkas dağlıların Osmanlı Devletine kitlesel sürgününü planlamıştı. Rusya ve Osmanlı devletlerinin her ikisi de Kuzey Kafkas nüfusunun Osmanlı Devletine göçürülmesiyle ilgilenmekteydiler.
Osmanlı Devleti, askeri gücünü göçürülecek Çerkeslerin insan gücüyle beslemek istiyordu. Osmanlı Devleti, iç sorunlarını çözmek amacıyla komşu ülkelerden Müslüman nüfusun göçürülmesinden faydalanıyordu. Bu şartlar altında, Osmanlı Devleti gizlice Rusya ile anlaştı. 9 Mayıs 1857 tarihinde Osmanlı idaresi, Muhacirler için mülkiyet güvence garantisinin bizzat Sultan olduğunı açıklayarak, muhaceretle ilgili özel bir yasayı kabul etti. Bu yasa, muhacirlere toprak vergisinden muafiyeti yanı sıra askerlik görevinden – göç tarihlerinden itibaren 12 yıl boyunca – hariç tutulmalarını garanti etmekteydi. “Muhacir İskan Komisyonu” kurularak kafkasyalıların muhaceratın Osmanlı Devleti’nin yüksek bir düzeyde tasarlanmış bir plan olduğunu ortaya çıkmıştır. (8, 524)
1859’den beri Osmanlı idaresi, Rusya ile yoğun müzakereler içerisindeydi ve sonunda, ilk etapta 50.000 muhacirin kabul edilmesi üzerine anlaştılar. Osmanlı Devleti, muhacir Çerkesleri, Rusya sınırları yakınlarına yerleştirmemeye söz vermişti. 1860 yılında, Başkanlığını – kendisi de bir Çerkes olan – Trabzon Valisi Hafız Paşa’nın yaptığı özel bir “Muhacir Komisyonu” kuruldu. Sonraları, bu Komisyon, İçişleri Bakanlığı şemsiyesi altında hareket edecekti. Komisyonun görevleri arasında Muhacirlerin Osmanlı limanlarına varışlarının kontrolü, Muhacirlerin yerinde kayıtları ve ikamet yerlerine ulaştırılmaları bulunmaktaydı. (12, 106)
1864 yılında, Kafkas dağlılarının Osmanlı Devletine – Muhaceret adıyla bilinen – kütlesel sürgünlerine yol açan Rusya Çarlığının Kuzey Kafkasları itaat alına alma süreci sona ermişti.
1859-64 yılları arasında, Kuzey Kafkaslılar deniz yoluyla Trabzon, Samsun, İstanbul, Varna ve Burgaz gibi Osmanlı Devletinin Karadeniz limanlarına varmaktaydılar. Pek çoğu yolculuk esnasında vefat etmekteydi. Karaya çıkanlar ise açlık ve hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. 1864 yılında Rusya Trabzon Konsolos- luğundan Kafkas Ordusu Kumandanı General Kartsov’a gönderilen mektuba göre 70.000 Çerkes, o dönemde Osmanlı içerisinde olan Batum’da Osmanlı İmpara- torluğu’nun iç bölgelerinde gitmek üzere toplanmıştı. Her gün ortalama 7 kişi, açlık ve hastalık nedeniyle ölmekteydi. Trajedinin boyutlarını anlamak için, Trabzon’da ölen yaklaşık 19.000 insana bakmak yeterli olacaktır. Trabzon’da kalan Çerkesler’den her gün 200 kişi ölmekteydi. Benzeri haller, Varna ve İstanbul’a gönderilen Çerkesler için de geçerliydi. Sağ kalan Çerkesler ise Osmanlı idarecilerince, Osmanlı Devletinin problemli alanlarına yerleştirilmekteydiler; Bulgaristan’da, Sırbistan’da, Arnavutluk’ta, Suriye ve Irak’ta Hıristiyan Slavlar ve Müslüman Araplar arasına. (3, 529)
Rusya Çarlığı ordusunda General rütbesinde görev yapmış ve daha sonra Osmanlı Devletine göç ederek Paşa olmuş olan Musa KUNDUHOV’a göre; Çeçenler, Osmanlı Devletine göç etmeye karar vererek kendisinden hangi yolla gidebileceklerine dair tavsiye istemişlerdi. KUNDUHOV, Gürcistan üzerinden kara yoluyla gitmeyi tavsiye etti. 3.000 kadar Çeçen aile, tavsiyesine uyarak 1865 Mayıs ayında Gürcistan üzerinden Osmanlı Devletine hicret ettiler (5, 67-70). Çerkes muhaceretinin oranı, bu zaman için görülmemiş büyük boyutlara ve sürgün edilen insanlar arasında yüksek sayıda kayba ve acıya neden olmuştu. Binlerce insan Osmanlı gemilerini beklemekteydi Karadeniz kıyısında, açık havada, vatanlarından uzaklarda. Muhacirlerden daha fazla para alabilmek için gemi kaptanları, daha da fazla insan alıyorlardı gemilere. Güvenlik ve sağlık normlarının ihlalinin yanı sıra aşırı dolu gemiler bazen batıyorlardı ki Karadeniz binlerce Çerkes’e mezar oluyordu. Salgın hastalıkları önlemek adına hasta insanlar denize atılmaktaydılar. 1864 Mayısında, Rusya’nın Trabzon Konsolosluğuna göre, 30.000 insan deniz yolcuğunda ölmüştü. 1865’e kadar Trabzon’a ulaşan Çerkes muhacirlerin toplam sayısı yaklaşık 500.000 olmuştu. (6, 61-62)
Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu’na sürgünün yanında Rusya’nın yine onlarla ilgili bir başka büyük projesi da vardı. KUNDUHOV’a göre, Rusya idaresinden yetkili şahıslar bizzat kendisiyle Kafkas dağlıların lideri Gazi Muhammed ile Çerkeslerin, Afganistan sınırı yakınına nakledilmelerini görüşmüşlerdi. Rusya’nın, Afganistan sınırında, Rusya’nın himayesinde olmak üzere Çerkesler eliyle devlet kurma hayali vardı. Bu sayede, Rusya’, İngiliz yayılmacılığının önünü kesmek arzusundaydı. Kuzey Kafkas liderliği bu öneriyi reddetti. (5, 12) Sürgünün yıkıcı sonuçları, yeni muhaceret dalgalarının önünü kesti. Tanıklık hikayeleri ve Osmanlı Devletinden gelen mesajlar sayesinde insanlar, Osmanlı Devletindeki soydaşlarının trajedisinden haberdar olmaktaydılar. Bu nedenle, Kabardinler göçürülmeyi reddettiler. (7, 134)
Umutsuz Çerkesler, Osmanlı Devletinden vatanlarına geri dönmeye çalışmaktaydılar. 1872’de, İstanbulda Rus Elçisi Graf İgnatiyev Rusya Dış İşleri Bakanlığına, yaklaşık 9.000 ailenin Osmanlı Devletindeki katlanılmaz yaşam şartları ve açlık nedeniyle Kafkaslara geri dönmeyi talep ettiklerini bildirmektedir. Geri dönmeyi talep eden Çerkesler’in sayısındaki artış, vatanlarına geri dönmek isteyen Çerkeslere karşı Osmanlı idaresini sert tedbirler almaya itti. Hem Osmanlı hem de yabancı gemilerinin, özel bir izin almaksızın bir tane bile Çerkesi götürmeleri yasaklandı. (7, 198)
Buna rağmen, az sayıda da olsa Çerkesler vatanlarına farklı yollardan – riskli ve gizlice – dönmeyi başardılar. Fakat bu çok nadiren olabilmekteydi.
Rusya idaresi Çerkesleri vatanlarından çıkartmakla yetinmeyerek Osmanlı Devleti içerisinde yerleştirilmelerine de müdahil oldu. 2 Mart 1878 tarihinde, Rusya ve Osmanlı arasında yapılan anlaşmaya göre, Balkanlar’da Rusya sınırına yerleştirilen Çerkeslerin iç bölgelere yerleştirilmelerinin sorumluluğu Osmanlı tarafına yüklenmekteydi. Bu anlaşma uyarınca, Çerkesler ikinci defa Osmanlı Devletinde yerleştirildiler; bu defa Asya tarafında.
1859-79 arasında Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilen Kuzey Kafkaslıların toplam sayısının saptanmasında, Prof. Kemal KARPAT’a göre 1,5 milyon Kuzey Kafkaslı muhacir (ki çoğunluğu Çerkes) sürülmüştür. Bunların yarım milyonu, yolda veya varışlarından birkaç hafta sonra açılk ve hastalıktan ölmüştür. (9, 69) Diğer araştırmacılar da bu rakamları doğrulamaktadırlar. (10, 49)
Muhacirlerin çoğunluğu Kuzeybatı Kafkaslılardı – Çerkesler, Ubıhlar, Abazalar ve Abhazlar (Apsua). Dağistanlılar, Çeçenler ve İnguşlar ise daha az sayıda sürülmüşlerdir. Bugün, Kuzey Kafkaslı muhacirlerin torunları – Osmanlı Devletinin mirasçısı olan Türkiye’nin Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde yaşamaktadır. Kuzey Kafkas kökenli Türk vatandaşları, Devletin idari e askeri kurumlarında önemli makamları işgal etmektedirler. Pek çoğu, tanınan toplumsal ve kültürel figürlerdir. Türkiye’de çok sayıda Kuzey Kafkas (Çerkes, Abhaz, Osetin, Çeçen, Dağistanlı) derneği, vakfı ve kültür-eğitim kurumu faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin Kuzey Kafkas Diyasporası, ulusal etnik kültür ve geleneklerin korunmasına büyük önem atfetmektedir; Diyaspora temsilcilerinin tarihi anayurtlarıyla geniş ilişkileri vardır – Rusya Federasyonu içerisindeki Kuzey Kafkas cumhuriyetler, ayrıca Abhaz kökenli Türk vatandaşlarının da Abhazya ile yakın ilişkileri vardır ki Abhazya Parlamentosunda iki Türkiyeli Abhaz yer almaktadır. Türkiye’deki Abhaz Diyasporası, Abhazya’da ticari-iktisadi ve kültür-eğitim projeleri yürütmektedir. En kalabalık Kuzey Kafkas Diyasporasına Türkiye’de bulunmakla birlikte Orta Doğu ülkelerinde de çok sayıda Çerkes ve Çeçen topluluğuna rastla
nabilmektedir . 19. Yüzyılda da Osmanlı Devletinin bir parçası olan Suriye ve Ürdün’de çok sayıda Kafkasyalı göömenler yerleştirilmiş. Halen Yaklaşık 30.000 Çerkes, Suriye’de yaşamaktadır. Ürdün’e gelince, Çerkes nüfusu yaklaşık 50.000 iken Çeçen nüfusu ise 10.000 kadardır. Ürdün’ün ve özellikle başkent Amman’ın Çerkes nüfusu, Ürdün’ün bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynamıştır. 1950’de Çerkes kökenli Said Paşa el-Mufti, Ürdün’de Başbakan oldu. Dört defa Ürdün’de başbakanlık yaptı. Çerkeslerin ve Çeçenlerin kendi kotaları vardır Parlamentoda ve Hükümette. Geleneksel olarak, Ürdün Kraliyet Ailesinin özel muhafızları da Kafkas kökenlidir. (11, 59-60)
Çerkes Diyasporası bir etnik azınlık olmasına rağmen, yaşadıkları ülkenin medeni-siyasi hayatına en iyi şekilde entegre olmakla ünlüdürler. Bu bakış açısından, İsrail’de yaşayan Çerkesler örneği çok ilginçtir. Çerkesler, İsrail’in Reyhanlı ve Kfar-Kama kasabalarında yaşamaktadırlar. Bu insanlar, vatandaşı oldukları İsrail’in sadık ve tanınmış mensuplarıdır ve İsrail Devletinin kalkınmasına ve inşasına katkıları gereğince takdir edilmektedir. İsrail Silahlı Kuvvetlerinde pek çok etnik azınlık yer almazken Çerkesler orduda başarılı asker ve subaylar olarak biliniyor. İsrailli Çerkeslerin komşuları Ürdün’deki Çerkesler de Ürdün Kralına sadakatle bağlıdırlar. Aynı zamanda, Diyaspora Çerkesleri tarihi anayurtlarıyla ilişkilerini geliştirmeye çabalamaktadır. Çerkes etnik-kültürel bilincine sahiptirler, birbirlerinin kabile isimlerini bilirler ve Çerkes çevreleri içerisindeki spesifik, ahlaki-etik prensiplerine sadıktırlar.
Osmanlı Devletine sürülen Çerkesler, askerlik görevine düşkündüler. Sultan’ın idaresi onları bu yönde teşvik etmiştir ve Çerkesler de kamu hizmetlerinde öneli mevkileri işgal ede gelmişlerdir. Çerkesler, Sultan’ın süvari bölüğünü ve özel muhafızlarını oluşturmaktaydılar.
Osmanlı Devletinde 1908’de gerçekleşen devriminin bir sonucu olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, ikinci meşrutiyet dönemi olarak bilinen 1908-1918 dönemi arasında devlet yönetiminehakim oldular. İttihat ve Terakki Cemiyet’in liderleri Enverç Talat ve Cemal, Kuzey Kafkaslar’da Osmanlı Devletinin himayesinde İslami Devlet kurma düşüncesini akılda tutarak, Çerkeslerin ulusal kimliğinin canlanmasını desteklemekteydiler. 1908’de meşhur Çerkes asıllı Fuat Paşa, Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyetini kurdu; iktidar partisinin, ordunun, sivil ve kültürel temsilcisi Çerkes liderliği temsil edilmekteydi. Cemiyet, Çerkes Alfabesini icat ederek çerkesçe kitaplar yayınladı. İstanbul’da ‘Çerkes Okulu’ açıldı. Osmanlı Çerkesleri, Enver Paşa tarafından desteklenen ‘Kafkasya İstiklal Komitesini’ kurmuşlardır. Komite, Kuzey Kafkaslar’daki Çerkeslerin ulusal bağımsızlık hareketi için Avrupa devletlerinden destek alabilmek amacıyla girişimde bulunmuştur. (11, 44,46)

Çerkesler, 1919-1923 arasında Mustafa Kemal ATATÜRK önderliği yaptığı ulusal kurtuluş mücadelesine aktif bir şekilde katılmışlardır. Abhaz asıllı Rauf ORBAY 12 Temmuz 1922- 4 Ağustos 1923 arasında Türkiye başbakanlık görevinde bulunmuştur.
1951’de İstanbul’da ‘Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ kuruldu ki bunu ileriki yıllarda Çerkeslere ait başka kültür-eğitim dernek ve vakıflarının kurulması takip etti. 1992 yılında, Gürcistan’ın Abhazya bölgesinde silahlı çatışmaların başlangıcında, Türkiye’deki Abhaz-Çerkes diyasporası Gürcistan’a karşı protestolar düzenledi; Bu gelişmeler 1992 yılında İstanbul’da “Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesinin” kurulmasına yol açtı.1995’de “Kafkas Vakfı” kuruldu. İkafkas Vakfı’ Türkiye’nin yanı sıra Kuzey Kafkasya halkları arasında bilgilendirme, kültür-eğitim ve hayır işlerinde bulunmaktadır. Çeçen Savaşı esnasında, Türkiye ve Orta Doğu ülkelerinde “Çeçen Komiteleri” ortaya çıktı. ‘Çeçen Komiteleri’ Çeçen direnişöileri desteklemek için mali yardım toplamaktaydılar. Türkiye’nin Abhaz-Çerkes diyasporasının koordinatörlüğü yapan “Kafkas Dernekleri Federasyonu” Türkiye’de faaliyet gösteren Abhaz-Çerkes dernekleri kültür-hayır kurumunu bir araya getirmektedir.
Türkiye Cumhuriyetindeki Kuzey Kafkaslıların kesin sayısını saptarken, 1965 yılındaki nüfus sayımında, vatandaşların etnik aidiyeti anadillerine göre belirleyen verilere dikkat edilmelidir. Bu veriye göre, 1965 yılında, Türkiye Cumhuriyetinde 125,768 kişi “Çerkesçeyi” anadilleri olarak beyan etmiştir.
ABHAZLARIN MUHACERETİ
1864 yılında Rusya, eski Gürcistan krallığının bölgelerin özgürlükleri kaldırılması süreci içerisinde Abhazya Prensliğini da ortadan kaldırarak Prens Mihail Şervaşidze Rusya’ya sürgün etti. Abhazya, Sohum Askeri Dairesi’ne dönüştürüldü ve Kutaisi Genel Valiliğine bağlandı. Rus askeri idaresinin Abhazların geleneksel yaşam tarzına müdahil olması, halk arasında kitlesel memnuniyetsizliğe neden oldu ve nihayet 1866 Temmuzunda bir ayaklanma baş gösterdi. Çarlık ivedilikle Abhazya’ya askeri birlikler yollayarak Ağustos’ta ayaklanmayı bastırdılar. Liderler ve aktif katılımcılar şiddetle cezalandırıldı.
1866 yıl ayaklanmasından sonra, Abhazların Osmanlı Devletine sürülmesi planı uygulanmaya başlandı. 27 Ekim 1866 tarihinde, Kutaisi Genel Valisi SVYATOPOLK-MİRSKİ, Kafkas Dağlı Halkları Daire Başkanı D. STAROSELSKİ’ye hitaben şöyle yazıyordu: “Sohum Askeri Dairesi’nden kaynaklanabilecek tehditleri bertaraf etmenin tek bir yolu vardır o da Abhaza nüfusunu tümü ile Türkiye’ye sürmektir”. (13, 21) Rus yöneticileri, Abhazların sürgününü Gürcistan ve genelde Kafkasya işgalinin son noktası olarak görüyorlardı. Ruslara göre, Abhazya’daki Müslüman nüfusun azaltılması Rusya’nın bölgede güçlenmesi demekti.
Kafkasya Genel Valisi Büyğk Prens MİHAİL ROMANOV’a göre çoğunlukla Rus yönetime karşı isyankar olan Abhazların Rusya Çarlığı sınırlarından uzak yerlerde tutulmaları gerekiyordu. ROMANOV, muhacirlerin geri dönme ihtimallerini de ortadan kaldırmayı özel bir karara bağlanmasını emrediyordu. (14, 284-285).
1866 Kasımında Rusya İmparatoru II.Aleksandr, Abhaz nüfusunun Osmanlı Devletine ilk fırsatta sürülmesini onayladı. Çarın onayını alır almaz Mihail ROMANOV, Kafkas Ordusu Kumandanı General A. KARTSOV’a emri verdi, karar ivedilikle uygulanacaktı. (13, 19) Rus idaresi, sürülecek nüfus miktarını çoktan belirlemişti. 4.500 Abhaz ailesini sürmeyi planlamışlardı. Diğer yandan, Osmanlı Devleti 4.000 aileyi kabul etmeye hazırdı. Rusya, Abhaz Sürgünüyle ilgili olarak Osmanlı ile anlaşmaya varmıştı. Rusalr Osmanlı yönetimi ile Muhacirleri Rusya sınırlarına yakın yerlere yerleştirilmemeleri hususunda da uzlaşmışlardı. (14, 284)
Osmanlı idaresinin onayının ardından, Kafkasya Genel Valisi MİHAİL ROMANOV, Nisan ayı sonu itibariyle sürgün sürecinin başlatılması emrini verdi. Rus Askeri birlikler Sohum’u başta olmak üzere Abhazya’ya sevk edildiler. Sürgünün başlamasından önce, 6 Nisan 1867 tarihinde, ilk Muhacir akını, (49 aile, 218 kişi) o Batum’a ulaştı.
1867 Nisanın sonunda, büyük Muhaceret süreci başlamıştı. Dönemin belgelerinden açıkça anlaşılabileceği gibi Abhaz sürgününün nedenlerinde Rus baskısı ve askeri güçü vardı. 31 Mart 1867 tarihindeki imparatora gönderdiği mektubunda Genel Vali MİHAİL ROMANOV, Biçvinta sakinlerinin sürgüne karşı olduklarını yazıyordu. Abhazlar kalabilmek için Hıristiyanlığa bile geçiyorlardı. (14, 288) Tiflis’te çıkan Gürcü “Droeba” gazetesi, Abhazya’daki durumu şöyle betimliyordu: “Abhazlar çok üzgün… Tsebeldalılar, Dalililer, Guplılar gittiler. Abjuva ilçesinden pek çoğu gitti. Çiloulular ve Cgerdalılar evlerinden zorla çıkartıldılar. Aslında gitmek istemiyorlardı. Abhazlar, Osmanlı Devletine sürgün edilmektense Rusya idaresinde yaşamanın daha iyi olacağını babacan bir tavırla anlatan ve anayurdunda kalmalarına yardımcı olan Bzip İlçesi yöneticisi Binbaşı Dimitri ÇAVÇAVADZE’ye çok teşekkür ediyorlardı”. (15, 1) Rusya, Abhazya’daki toprak mülkiyetinin çoğunluğunu Rus kolonizasyonu için ele geçirmek istiyordu. (14, 279-280) Abhaz aristokrasisi ise bağımlı köylüleri Osman Devletine beraberinde götürmeyi ve böylece derebeylikten kaynaklanan alışılagelen ayrıcalıkları korumaya özen gösteriyordu. 16 Mart 1867 tarihinde, Sohum Askeri Dairesinin kumandanı Generali M. TOLSTOY, Kutaisi Genel Valisine yazdığı mektubunda yaklaşık 40 Tsebeldalı soylunun beraberlerindeki köylü ailelerle birlikte Osmanlı Devletine göç etmeyi kabul ettiklerini yazıyordu. (13, 1) 1867 Haziranının başında, sürgün süreci sona ermişti. Osmanlı idaresi, Rusya ile anlaşıldığı gibi, Abhaz Muhacirleri Rusya sınırlarından uzaklara yerleştirdi. (14, 289)
Sürgün süreci esnasında, Muhacirlerin listeleri köylere göre hazırlanmıştı; aile sayıları, aile reislerinin ad ve soyadları, aile üyelerin kimlikleri özel listelere yazılmıştır. Gürcistan arşivlerinde incelemeye açılan bu sürügün listelerine göre, 1867 yılında Abhazya’dan 3.358 aile toplam 19.342 kişi sürgün edildi.
Askeri yapılarda ve devlet-idari kurumlarında Kafkas dağlılarının çekilmesinin teşvik edilmesini öngören Osmanlı Devletinin Abhaz-Çerkes politikası, devlet yönetiminin tüm kısımlarında “Çerkes” etkisinin güçlenmesine yol açtı. Osmanlı Devletinde “Çerkes” kavramı, Çerkes kabilelerinin yanı sıra Abhazya’dan sürülen ve “Abaza” olarak da adlandırılan Abhaz nüfusunu tanımlamak için de kullanılmaktaydı. Aynı zamanda, Osmanlı Devletinde, Abhazya’dan sürülenlerin, ‘Çerkeslerden’ farklı oldukları da bilinmekteydi. “Abaza” ismini Çerkeslerden ayrı etnik aidiyetlerini vurgulamak için kullanıyorlardı. Osmanlı Devletinin askeri-siyasi ve idari kurumlarındaki Abhaz katkısı ve sırasıyla baş gösteren etkileri, etnik Çerkeslerin (Adigeler) temsilcilerinin katkısından daha az değildi. Osmanlı Devletinin tarihinde pek çok Abhaz kökenli siyasetçi, asker ve devlet adamı bilinmektedir.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında, Osmanlı Devleti, Abhazya’ya bir deniz harekatı gerçekleştirerek Abhazya’ya Ruslara karşı savaşmak üzere bir Osmanlı birliği çıkarma yapmıştır. Osmanlı askerler ve Abhaz mühacirlerinden oluşan birlik Abhazya’daki askeri operasyonları dünenlenmekteydi. Osmanlı Devletinin Abhaz muhacirleri kendi lehine kullanması ve yerel Abhazya nüfusunun büyük bir kısmının da işgalci Osmanlı güçlere katılması, Osmanlı Devleti savaşı kaybedince Abhazların ikinci büyük Muhaceretiyle sonuçlandı. 1877 tarihindeki Rus resmi düşüncesine göre, kendi istekleriyle İslam dinine geçen Abhazlar gönüllü olarak Osmanlı Devletine göç etmişlerdi. Bu düşünceye göre Abhazlar, Osmanlı ajanlarının ve daha önce göç etmiş muhacirlerin Rusya aleyhtarı propagandasının kurbanı olmuşlardı. “Ağırlıklı olarak İslam dininin etkisindeki Abhaz yerleşim yerlerinin nüfusu göç ettiler. Bunların arasında Kodor İlçesindeki Cgerda, Çlou, Gup’un yanı sıra tüm Gumista İlçesi bulunmaktaydı.” (17, 3)
Abhazya nüfusunun dikkate değer bir kısmı Abhazya’ya yapılan Osmanlı çıkarmasında Osmanlı Devletinden yanaydı fakat dönemin basını, Abhazya’ya gelen Osmanlıları özgürleştiriciler olmaktan ziyade işgalciler olarak niteliyordu. “Droeba” gazetesi: “Türkler, Abhazya’yı acımasızca talan ettiler, yerel halk ile de pek çok kez çatıştılar.” diye Abhazya’daki durumu izah ediyordu(18, 2).
Osmanlı’nın Abhazlara Rus aleyhtarı propagandası uygulanarak göçe teşvik etmeleri 1877’deki büyük çaplı Muhacerete yol açan nedenlerden biridir. Bu da bilinen bir gerçektir ki, Osmanlı İşgalciler halka, Rus güçlerince kontrol edilen topraklara kaçma fırsatı vermiyorlardı. Dönemin basınına göre, “Abhazlar, düşmandan Bize doğru kaçmaya çalıştıysa da Türklerin buna izin vermedi. Abhazlar Türklerden şikayet ediyorlar. Abhazlar, Türkiye’de iskan edilmek istemiyor fakat Türkler onları baskı ve tehditle zorluyorlar. Türklere göre, hicret etmedikleri takdirde tüm Abhazlar Ruslar tarafından ihanetle suçlanarak öldürülecekler.” (19, 3)
Gürcü aydınları, Abhaz halkının trajedisine büyük bir merhametle yaklaştılar. Sıkı sansür şartları altında, “Droeba” gazetesi Abhaz halkının mukadderatını yansıtıyordu: “Bir gemiye bindirilen ve Türkiye’ye yola çıkan Abhazların çoğunluğu ağlıyor ve Rus idaresine ülkelerine dönmeleri için sesleniyorlardı; zor kullanılarak istekleri dışında terk etmek zorunda bırakıldıkları için tutsak olarak addedilmelerini istiyorlardı.” (20, 2)
Çarlık, Sohum’dan çekilmesini ve başarısızlığının faturasını Abhazların ihanetine kesmişti ki bu Gürcü toplumunda tepkiye neden oldu. Gürcü Yazar Giorgi TSERETELİ, Abhaz Muhaceretindeki trajediyi Abhazya’dan savaş sırasında çekilen Rusya ordusunun başarısızlığına ve halkın işgalciler tarafında göçe zorlanmasına bağlamıştır. G. TSERETELİ, Abhazların sözde ihanetiyle ilgili olarak Rus resmi görğüşüne karşı çıkarak ihanetin söz konusu olmadığını vurduluyordu.: “Sohum’dan çekilirken hangi stratejik kararın alındığını bilmiyoruz.. Eski zamanlardan beri Gürcistan Krallığının en gözde bölgesi olan ve 400 yıl boyunca Türkiye’ye karşı savaşan Abhazya, ezeli düşmanına bir yardım eli nasıl uzatacaktı, ki bizi buna inandırmaya çalışmasınlar” (21, 2)
32.000 civarında Müsliman Abhaz, 1877 Muhaceretinde göç etti. Bu arada, yorulmak bilmeyen Gürcü Hıristiyan papazları Abhazları eski Hıristyan dinine döndürmeleri için ellerinden geleni yapıyor Hıristyan Abhazların göç etmelerine engel oluyorlardı. Böylece, Gürcü kilisesi Abhaz halkını toplu göçten ve Ubıhlar gibi tarih sahnesinden silinmekten koruyacaktı.
Osmanlı Devletine sürülen Abhaz muhacirler, Osmanlı idaresinden yeteri kadar yardım alamadıkları ve açlıktan ölmeyemaruz kaldıkları için geri dönmeye niyetlendiler fakat Rusya onları geri kabul etmiyordu. Osmanlı Devleti ve Rusya arasındaki anlaşma uyarınca, muhacirlerin anayurtlarına geri dönme haklarının bulunmuyordu. (22, 2)
Geri dönmek isteyen Abhaz muhacirler ilk etapta Batum’a yöneldiler ve Abhazya’ya ordan dönmeye çalıştılar. Pek çoğu Batum ve havalisinde yerleşti ki torunları halen oralarda yaşamaktadırlar. 27 Ocak 1879 tarihinde İstanbul’da, Rusya ve Osmanlı devleti arasında bir anlaşma imzalanarak ve buna göre Kafkaslar’daki Rus Genel Valiliği, anlaşmanın imzalanmasından itibaren 3 yıl içerisinde Abhazların kısmi dönüşüne izin verecekti. Bunun sonucunda, 15.000 Muhacir, Abhazya’ya geri dönmeyi başardı. (14, 381, 396)
1877-1878 savaşından sonra Rus idaresi, Abhazlara örnek bir ceza vermeye karar verdi. II. Aleksandr’ın 31 Mayıs 1880 tarihli fermanı uyarınca, Gudauta, Gumista ve Kodor İlçelerinin Abhaz nüfusu toprak mülkiyeti hakkından yoksun bırakıldı ve toprakları da devlet idaresine devredildi. Sohum yakınlığında ve Kodor ile Psirtskha nehirleri arasındaki sahil şeridinde Abhazların yerleşmesini yasaklandı. Abhazların “Suçlu nüfus” statüleri yasallaştırılmış oldu. Çarlığa en ufak bir itaatsizlik halinde, suçlu nüfus Kafkasya dışına sürgün edilmekle tehdit ediliyordu. Bu statü, 1907’de kaldırıldı.
Rusya Çarlığı, sömürge politikası uyarınca, Abhazya’daki birincil gayesini nüfusun Ruslaştırılması ve kültürel asimilasyonu olarak saptadı. Bu politikanın savunucularından A. VEREŞÇAGİN, 19 Ocak 1878’de şöyle yazıyordu: “Devletin uzak bir bölgesi olarak, Rus kanına ve parasına mal olan Karadeniz’in Kafkas kıyıları, Rus Kilisesinin, Rus dilinin ve Rus okuma-yazmasının tam olarak hakimiyetinde olmalıdır. Kafkas Nüfusu içerisindeki çeşitli kabilelerde Rus okulları kurulmasını zorunlu hale getirilmelidir ki yalnızca Rus okullar bu farklı kabileleri Ruslaştırmayı mümkün kılacaktir.” (23, 22)
Türkiye’deki Abhaz Diyasporasının toplu yerleşimlerinde kurulan dernekler, kültürel kimliği ve etnik gelenekleri sürdürmeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin Abhaz Diyasporası, Abhazya’daki siyasi ve kamusal çevrelerde, Abhaz aydınları arasında dikkate değer bir etkiye sahip olup Abhazya’da önemli iş ve ortaklık çalışmaları yapmaktadır. Bine kadar Türkiyeli Abhaz, son yıllarda Abhazya’ya yerleşmiştir.

21 Şubat 2019 Perşembe

Kenevir Tohum& Sap Kullanım Alanları

Kenevir günümüzde yaklaşık 50.000 endüstriyel ürünün üretiminde kullanılabildiği saptanmıştır. [1]
Bu alanların başlıcaları;
- Gıda Takviyeleri
- Kumaş, Tekstil ürünleri ve aksesuarları
- Kozmetik Ürünleri
- Doğada çözünebilir plastik alternatifleri, Bio-Polimerler
- Selüloz, kağıt hammaddesi ve kağıt üretimi
- İnşaatın her alanı
- Tıbbi kullanım
- Bio-dizel üretimi
- Bio kütle ile elektrik üretimi'dir.
Bitki hasat edilmesinin hemen ardından tohum ve lifleri ayrılarak ya da birlikte işleme tabi tutulmaktadır.
Kabaca bu işlemleri ve sonrasında ortaya çıkan ürünleri iki an başlık altında inceleyebiliriz.
Kaynak : National Agricultural Marketing Council (South Africa)
Gövde kısmının yapısı incelendiğinde kuru ağırlığının %70' inin selülozdan oluştuğu görülmektedir. Bu kısım %45 oranında karbondan oluşur. Geri kalan kısmın %22 'sini hemi-selüloz maddesi oluşturur. Bu kısı lignin ve selüloz arasında bağ görevi gören bir dokudur ve ''pentoz'' şekeri içermektedir. Son olarak da %6 oranında lignin içeriğine sahiptir.
Kenevir lifi doğal liflerin içerisinde yapısal olarak en dayanıklılarından ve üretim olarak da en ucuz üretilebilenlerden birisidir. Bu sebeptendir ki eski zamanlardan beri halat ve yelken yapımında en çok kullanılan malzeme olmuştur. Bunun yanı sıra panel üretimi, kumaş üretimi ve plastik yapımında da kullanılmaktadır. Doğa dostu ve sürdürülebilir bir ürün olması sebebi başta olmak üzere küresel kenevir sektörünün 2016 dan 2020 yılına kadar ikiye katlanması öngörülmektedir. [2]
Lif özellikleri;
Renk: Sarımsı gri ve kahverengi
Uzunluk: Ortalama olarak 1.5 - 2.5m arasında
Çekme Direnci: Yüksek çekme direncine sahiptir.
Elastik Toparlama: Çok azdır. Keten liflerine göre çok daha az geri toparlanır.
Nem Geri Kazanımı (MR %): Standart nem geri kazanımı ortalama %12 dir.
Isı Dayanımı: Isı yoluyla yıpranmaya karşı çok dayanıklıdır.
Güneş Işığına Dayanıklılık: Güneşten gelen zararlı ışınları geçirmez.
Parlaklık: Keten lideri gibi yoğun parlaklığa sahiptir.
Bu özellikleri ile birçok sentetik ve doğal life karşı avantaj sağlayabilmektedir.
Tohumlara bakıldığında ise 1 çay kaşığı kenevir tohumu;
1000mg Omega3,
2500mg Omega6,
1500mg Omega9
4.6g yağ,
0.3g lif ve
2.1g protein içeriğine sahiptir.
Referanslar
1) Johnson, R. (2014) Hemp as an Agricultural Commodity, Congressional Research Service
2) Montford, S. and Small, E. (1999) A comparison of the biodiversity friendliness of crops with special reference to hemp (Cannabis sativa L.). J. Int. Hemp. Assoc. 6, 53–63

Kenevir Kağıt ve Geleceği

Kenevir Kağıdında Karşılaşılan Sorunlar ve Potansiyel Çözümler


Kaliteli ve sağlam bir kâğıda dönüştürülebilmesine karşın kenevir bitkisi kağıt endüstrisinde çoğunlukla butik üretim yapan, banknot, senet veya çek gibi değerli evrak basan işletmelerde kendine yer edinebilmesine karşın daha yüksek hacimlerde üretim yapan fabrikalarda henüz yer edinememiştir. Bu durumun sebepleri ve aşmak için potansiyel teşkil edebilecek iki üretim metodu bu yazının konusudur.
Ağaç hamuru kullanarak imalat yapan kâğıt üreticileri, sıklıkla kenevir lifinin pratik olmayan bir hammadde olduğunu ve bunun sebebinin ağaç lifi yapısından çok farklı oluşu fikrinde birleşmektedirler (Judt, 1994). Kenevir kağıdını ticari olarak ağaç kaynaklı kağıtlarla rekabete uygun kılmak ve liflerden en yüksek verimi alabilmek için çeşitli süreç adaptasyonları yapılmaktadır. Bu yeni lifi verimli bir şekilde işleyebilmek için mevcut işleme makinelerinin (değirmenler) çok yüksek maliyetli modifikasyonlar geçirmeleri söz konusu olabilmektedir.
Kenevir bitkisinin uzun ve güçlü lifleri, dövme işlemi esnasında makineye dolanabilmekte ve kâğıtta eşit olmayan bir lif yoğunluğuma sebebiyet verebilmektedir. Bunun yanı sıra makinede drenaj esnasında ciddi bir yavaşlamaya sebebiyet verebildiği de raporlanmıştır. Yavaş drenaj problem üretim sürelerini olumsuz etkilediği için kâğıt endüstrisinde en çok kaçınılan sorunlardan birisidir. Bitkinin doğasından kaynaklanan mumlu, suya dayanıklı ve reçineli yapısı bunun en büyük sebeplerindendir.
Standart bir kağıt hamuru işleme makinesi
Aslında kenevir bitkisinde iki farklı lif çeşidi bulunmaktadır ve bu da başlı başına problemlere yol açabilmektedir. Bu farklı lifler ayrılarak farklı kalite ve özelliklerde kağıtların imaları için kullanılabilmekte ya da tamamen karıştırılarak hibrit bir hamur elde edilmek üzere işlenebilmektedir. Bu karışım reçetesi ise bitkinin cinsine göre iyi araştırılıp test edilerek karar verilmesi gereken bir konu.
Yurtdışında kâğıt üreticilerinin karşılaştığı bir diğer önemli problem ise bitkinin tedariği ve lojistiği sırasında yaşanabilen zaman uyuşmazlıkları. Kâğıt üretimi için ekilen endüstriyel ağaçlar olgunluğa eriştikten sonra hemen hemen yılın her zamanı talebe ve üretim planına göre kesilebilmekte fakat kenevir bitkisi hızlı bir şekilde (4-6 ay) olgunluğa eriştiği ve yaşam döngüsü ağaca göre çok daha kısa olduğu için spesifik zamanlarda hasat edilmeyi gerektirmektedir. Bu durum, yüksek hacimlerde bir depolama gerektirmekte ve depoda bekleyen çok yüksek adette bitki rutubet, mantar, böcekler gibi çevresel etkilere maruz kalabilmektedir. Tüm bu etkileri engelleyebilecek şekilde dizayn edilmiş depoların ise maliyetleri oldukça yüksek olmakta. Kâğıt endüstrisindeki talepler göz önüne alındığında ise (günlük 1000ton +) bu sorun ciddiyetini daha da göstermekte.
Yeni teknolojiler
İki yeni kenevir kaynaklı kağıt hamuru üretim tekniği yakın zamanda başarıya ulaşarak ön plana çıkmış ve kullanımı artmıştır. Bu metotlar organosolv tekniği ve biopulping (Biyopalping) tekniği. Bu iki metot da çevresel hassasiyet ve sürdürülebilirlik içermektedir ve geniş bir üretim yelpazesinde kendilerine yer edinebilmeleri için yapılan çalışmalar sürdürülmektedir. Bunun sebebi ise kağıt üretimi konusunda yapılan biyokimyasal ve mikrobiyolojik çalışmaların hızla gelişmesinde karşın kağıt teknolojisinde yavaş bir şekilde gelişmeler yaratmasıdır. Çünkü giderek karmaşıklaşan üretim süreçleri ise mevcut makinelerin kapasitesinin üzerinde bir süreç kontrolü ihtiyacı doğurabilmektedir.
Organosolv (Organik Solvent) methodu
Organosolv tekniği, konsantre asetik asit ya da etanol kullanılarak lignin ayrıştırılması sağlanmasını içerir (McDonough, 1993)
Görece yeni bir teknoloji olan organosolv tekniğine uygun henüz çok az sayıda büyük ölçekli endüstriyel değirmen ve işleme makinesi üretimi yapılmıştır. Bu makinelerden ilki, Newcastle, New Brunswick, Kanada’da 1989 yılında kurulmuştur ve alınan geri dönüş olumlu olmuştur. (PPI, 1991). Etanol kullanımı, distile edilerek tekrar tekrar kullanılabildiği için hem ekolojik hem de ekonomik olarak ilgi çekicidir. Bu süreçte atık olarak ise lignin ve organic malzeme açısından zengin toz bir malzeme kalmakta ve bu malzeme gübre olarak satılabilmektedir. Geleneksel, sülfit kullanan tekniklerin aksine klor kullanmadan beyazlatma işlemi ise organosolv metodu ile sağlanabilmektedir.
Bu metoda uygun olarak kullanılan değirmenler ise ekonomik açıdan özellikle küçük hacimlerde üretim yapan işletmeler için oldukça uygundur. Günde 300 ton gibi miktarlarda üretim yapmayı hedefleyen küçük ve orta ölçekli işletmeler için günde 1000 ton kapasiteye sahip Kraft değirmenlerinin yanında mantıklı bir alternatif olabilmektedir.
Kenevir bitkisi bu yöntem kullanılarak kâğıt elde edilmekte kullanılmıştır (Tjeerdsma ve Zomers, 1993, Tjeerdsma ve diğer., 1993) Hollanda Kenevir Projesi (Dutch Hemp Project, 1990 - 1994) kapsamında yapılan çalışmalarda de bu metodun ulusal düzlemde kenevir bitkisinden kağıt eldesi olarak uygun olduğu ve desteklenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Kenevir kağıdı
Biyopulping
Lignin molekülleri bazı açılardan dioxin, TNT ve petrol molekülleriyle yapısal benzerlik gösterir. Buradan yola çıkarak, kağıt üretimi konusunda çalışan bilim insanları, hamur üretiminde kullanılan sentetik kimyasalların yerini bazı mantar türlerinin alabileceğini keşfetti. Bunun da ötesinde direk mantarları kullanarak değil fakat salgılarını izole ederek konsantre bir şekilde uygulandığında verimli sonuçlar alınabileceğini keşfettiler (Grant, 1994).
Biopulping, temelinde mantarları kullanarak, bitki liflerinde bulunan lignin maddesinin çözündürülmesine dayanan hamur üretimi tekniğidir. (Kirk and Chang, 1990, Kuwahara and Shimada, 1992). Kemoterotrop olan bu mantar türleri, besin elde edebilmek için salgıladıkları enzimlerle karmaşık organik polimerleri çok daha basit formlara indirgemekte ve kendi metabolizmalarına katmaktadırlar. Bu yöntem henüz çok daha çok yeni uygulamaya geçmiş olmasına karşın giderek artan bir bütçe ile geliştirilmekte ve yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.
Sonuç
Yaşam döngüsünün hızı, karbon negatif yapısı ve tarımsal alandaki üretim kolaylığı dikkate alındığında, kenevir bitkisi ileride bugünkü ağaç endüstrisinin yerini alabilecek potansiyele sahiptir. Fakat bunun için geçilmesi gereken birçok engel bulunmaktadır. Kâğıt endüstrisini yeni geliştiren ve küçük çapta üretim yapabilecek potansiyellere sahip yatırımcılar barındıran ülkelerden başlayarak giderek yerel ekonomi, doğa ve ülke için faydalı bu alternatifin önü bilimsel ve finansal desteklerle açılabilir.

E.U.
İstanbul- Ekim 2018