1. Maveraünnehir ve Semerkand’da Siyasî ve Dinî Ortam
Maveraünnehir, Ceyhun nehrinin doğu tarafı olup, İslam’dan önce Hayatıla,
İslam’dan sonra ise, Maveraünnehir olarak isimlendirilen bölgenin adıdır. Bu
nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir. Bölgede, Tirmiz, Nesef, Taşkent,
Fergana, Buhara ve Semerkand gibi önemli kültür merkezleri bulunmaktadır.
Bunlardan Semerkand, İslam öncesi ve İslam sonrası dönemde, çeşitli din ve
kültürlerin kavşak noktası olmuştur. Bu şehir bölgede İslam’ın
yayılmasından bir kaç asır gibi kısa süre sonra, İslam düşüncesinin başta
kelam/itikad, fıkıh ve tefsir olmak üzere çeşitli alanlarında önemli eğitim
merkezlerinden birisi haline gelmiştir. Genelde Türklerin itikatta mezhebi olan
Mâturîdiliğin kurucusu büyük Türk din bilgini Ebû Mansûr el-Mâturîdî,
III./IX. asrın ortalarına doğru, bugün Özbekistan’ın sınırları içerisinde
bulunan Semerkand şehrinin Mâtürîd mahallesi veya köyünde dünyaya
gelmiştir. Onun doğduğu yıllarda, Maveraünnehir, önceleri Abbasî devletine
bağlı yarı otonom, sonraları ise ondan ayrılıp müstakil bir devlet olan
Samanilerin yönetimi altındaydı. Abbasî iktidarının batı merkezlerinde baskı
gören Haricilik, Mürcie, Mutezile, Zeydilik, İsmâîlilik gibi pek çok siyasî ve
itikadî mezhep, görüşlerini merkezi otoritenin zayıfladığı bu bölgede
yaymaya çalışmıştır.[1]Fakat bu mezheplerden hiç
birisi, ilk dönemlerde bölgede en güçlü biçimde temsil edilen
fıkıhta Hanefilik, itikatta Mürcie kadar taraftar edinememişti. Özellikle
Türklerin hakimiyeti altında olan yerlerde, Hanefilik millî bir mezhep haline
gelmişti. Dolayısıyla Mâturîdî’nin içinde doğup büyüdüğü kültürel çevrede
en etkili olan ekoller, Mürcie ve Hanefilik idi.
2.Ebû Mansûr el-Mâturîdî’nin Adı ve Soyu
Asıl adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhamed b. Mansûr’dur. Doğum tarihi kesin
olarak bilinmemekle birlikte, 333/944 yılında Semerkand’da öldüğü, hemen hemen
kesindir. Mâturîdî’nin hayatı hakkında bilgi veren kaynaklara göre, onun
Türk asıllı olduğu kuvvetle muhtemeldir. Sadece Sem’ani ve Zebidi gibi
bazı yazarlarca ve Kitâbu’t-Tevhîd‘in yazma nüshasının
kenarına bilinmeyen birisi tarafından düşülen bir kayıtta, onun
soyu Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî’ye dayandırılmıştır, ancak bu doğru
değildir. Çünkü Arap olduğu iddialarını geçersiz kılacak pek çok
kanıt bulunmaktadır. a) Mâturîdî’nin yetiştiği bölgede kaleme alınan
kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur. b) Onun soyunu Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye
dayandıran Zebidî, soyunun gerçekten ona ulaştığı için değil, takdir ve
şereflendirme amacıyla kullanıldığını belirtmektedir. c) Mâturîdî’nin eserleri,
özellikle Kitâbu’t-Tevhîd’in Arap dili bakımından bazı ifade
bozuklukları, muğlaklıkları ve gramatik hataları içermesi, onun Arap
olmayan birisi tarafından kaleme alındığını açıkça göstermektedir. d)
Eserlerinde ifadelerin zaman zaman Türkçe cümle yapısına uygun biçimde kurulması,
eserlerin Türk asıllı bir alime ait olduğunun en önemli kanıtıdır. e)
Mensupları tarafından Eş’arî’nin Arap asıllı olmasıyla övünülürken, aynı şeyin
Mâturîdî için yapılmaması da onun Arap olmadığının bir başka delilidir.
3.Hocaları
Semerkand’da Ebû Hanîfe’nin, itikadî ve fıkhî görüşlerinin felsefî ve teolojik
temellerinin tartışıldığı “Dârü’l-Cüzcâniyye” adıyla bilinen önemli bir
eğitim merkezi bulunmaktaydı. Mâturîdî, burada eğitim gördü. Hocası
Ebû Nasr el-İyâzî’den sonra bu merkezin başına geçti. İlim aldığı hocalarından
bilinenler, Ebû Nasr Ahmed b. Abbâs b. Hüseyin el-İyâzî (IV. asrın başları),
Ebû Bekir Ahmed b. İshâk b. Sâlih el-Cüzcânî (III. asrın ortaları), Nusayr b.
Yahya el-Belhî (268/881) ve Muhammed b. Mukâtil er-Râzî(248/862)’dir. Bunların
temsil ettiği ilmi gelenek, temelde Ebû Hanîfe’ye dayanmakta olup bu silsilede
yer alanların önemli eserleri bulunmaktadır, ancak bu kişilerin eserlerinin
büyük bir kısmı bize kadar ulaşmamıştır. Ulaşanlar ise yeni yeni ortaya
çıkarılmaya başlamıştır. Bunlardan birisi Ebû Nasr el-İyâzî’nin Aşr
Mesâil min Asli’d-Dîn[ adlı eseridir.
Mâturîdî’nin Semerkand dışına
çıkıp çıkmadığı bilinmemekle birlikte, o dönemde Belh, Rey ve Nisabur’un
Semerkand ilim çevresi üzerindeki etkisine ve Mâturîdî’nin ders aldıkları
hocalardan bazılarının bu şehirli olmalarına bakılırsa, oralara gittiği,
eğer gitmediyse bu alimlerin Semerkand’a gelip bir süre ders verdikleri söylenebilir.
Zaten eserleri dikkatle incelenirse, onun diğer mezhep mensuplarının
görüşlerine vukufiyetinden farklı fıkhî ve itikadî mezhepleri çok iyi bildiği
ve sadece Semerkand çevresiyle yetinmediği açıkça görülecektir. O,
hocaları ve eserleriyle yetinmemiş kendi dönemindeki din ve mezheplerin kendi
metinlerine ve felsefi eserlere ulaşarak onları incelemiş ve eserlerinde
onların bazı görüşlerini açıkça savunmuş bazılarını ise eleştirmiştir. Yapılan
alıntılara bakılırsa incelediği eserler arasında AristonunMantık adlı
eseri de bulunmaktadır.
4.Öğrencileri
Ebû Mansûr el-Mâturîdî’nin hocaları gibi öğrencilerinin de pek azının adı
bilinmektedir. Bunlar arasında bilinebilenleri, Ebû’l-Kâsım İshâk b. Muhammed
b. İsmâîl el-Hakîm es-Semerkandî ( 340/951), Ebû’l-Hasan Ali b. Saîd
er-Rüstüğfenî (345/956), Ebû Ahmed b. Ebî Nasr Ahmed b. Abbâs el-İyâzî ve
Ebû Muhammed Abdülkerîm b. Mûsâ el-Pezdevî ( 390/1000)’dir[ Bunlardan
sadece Ebû’l-Kâsım es-Semerkandî’nin Sevâdu’l-A’zam ve iman
konusunda bir başka eseri birlikte yayınlanmış bulunmaktadır. İmam
Mâturîdî’ye eserleri kanalıyla dolaylı olarak öğrencisi olan sonraki alimler,
Mâturîdiliğin oluşmasında ve fikirlerinin geliştirilmesinde onun ilk
öğrencileri kadar etkili olmuşlardır. Bunlar arasında en fazla
tanınanları Pezdevî, Sâbûnî, Oşî, Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Ömer en-Nesefî ve
Ebû’l-Berekât en-Nesefî’dir. Ancak adları ve eserleri İstanbul kütüphanelerinde
yazma olarak neşredilmeyi bekleyen başta Ebû İshâk es-Saffâr el-Buhârî,
Sadru’ş-Şerîa, Gaznevî, İtkânî, Ubeydullah el-Buhârî ve daha pek çok alim
bulunmaktadır. Şu ana kadar eserleri yayınlananların başında, Ebû Seleme
es-Semerkandî, Pezdevî, Sâbûnî, Ömer en-Nesefî ve Mâturîdî’nin
itikadî görüşlerini en iyi anlayıp yorumlayan Ebû’l-Muîn en-Nesefî
gelmektedir.
5.Eserleri
Mâturîdî, Kelam, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Mezhepler ve Kıraat konusunda çok sayıda
eser bırakmıştır. Ancak bunlardan pek çoğu, korunamamış; istilalar,
göçler, doğal afetler, maddî imkansızlıklar ve diğer sebeplerle kaybolmuştur.
Kaybolanların çoğunluğunu, Mutezile, Haricîler, Rafızîler ve Şiî-Karmatîleri
eleştirmek için yazdığı eserlerle Fıkıh ve Fıkıh Usûlü ile ilgili eserleri
oluşturmaktadır. Onun eserlerinden, 40 yakın yazması bulunan Te’vîlâtu’l-Kur’ân adlı
tefsiriyle dünyada tek yazma nüshası bulunan Kitâbu’t-Tevhîd adlı
kelamî eseri bize ulaşabilmiştir. Bu iki eser arasında ilmî üslup,
meselelere yaklaşım tarzı, ileri sürülen fikirler ve bunların temellendirilmesi
itibariyle tam bir tutarlılık söz konusudur. Te’vîlât adlı
tefsirin, onun itikadî, fıkhî ve diğer dinî görüşlerini ihtiva etmesi, başka
eserlerinin yazmalarıyla bize ulaşmasını engellemiş olması muhtemeldir.
O, Te’vîlât‘ta sırf ayetlerin yorumuyla yetinmemiş, konuyla ilgili
itikadî ve fıkhî mezheplerin farklı yorumlarına da yer vererek tartışmıştır. Bu
sebeple, Te’vîlât Mâturîdî’nin fıkhî ve itikadî görüşlerinin
tespitinde de önemli bir kaynaktır. Aslında onun bu eseri, ayetlerin yorumunda
sürekli olarak diğer mezheplerin görüşlerine dair eleştirilerde bulunmasına
bakılırsa, kelamî tefsir veya mezhebî tefsir olarak da kabul edilebilir.
Basıldığı takdirde, muhtemelen 15 cilde ulaşacak olan son derece
kıymetli Te’vîlâtu’l-Kur’ân’ın yayınlanması konusunda bazı
teşebbüsler olmakla birlikte henüz neşredilememiştir. Bu eser, Bekir Topaloğlu
nezaretinde iki ayrı komisyon tarafından tahkik edilmekte ve yayıma
hazırlanmaktadır. Kitâbu’t-Tevhîd ise, ilk defa Arap
araştırmacı Fethullaf Huleyf tarafından tahkik edilerek neşredilmiştir. Bu
eserin ikinci bir tahkiki, Bekir Topaloğlu ve Muhammed Aruçi tarafından
gerçekleştirilmiş olup Diyanet Vakfı tarafından (Ankara 2003) basılmıştır.
Ayrıca Bekir Topaloğlu, bu yeni tahkikten hareketle eseri Türkçe’ye de
çevirmiştir. Bize ulaşan her iki eseri, yaşadığı dönemde onun çağdaşları
arasında ne kadar saygın bir fakih, mütekellim ve müfessir olduğunu açıkça
göstermektedir.
6. Hanefî Fakihi ve Fıkıh Usulcüsü
Ebû Hanîfe, Fıkhı “Kişinin leh ve aleyhinde olanları bilmesidir.” şeklinde
tanımlamakla ona oldukça geniş bir anlam yüklemiştir. İnanç, ibadet, ahlak ile
muamelat ve ahkamla ilgili diğer hükümlerin tamamı, böyle bir tanımın
içerisine girmektedir. Ebû Hanîfe, fıkha yüklediği bu anlam dolayısıyla,
hem itikadî hem de fıkhî konularla ilgilenmiştir. Mâturîdî, Ebû Hanîfe’nin
itikad (Usûlü’d-Dîn) ve fıkıh (Furûü’d-Dîn) olmak üzere her iki alanda
ihtisaslaşma geleneğini sürdürebilen çok az sayıdaki kişiden birisidir. Bu
sebeple her iki alim için, kaynaklarda fıkhî ve itikadî konuları iyi bilen
anlamında “Fakîh” ünvanı kullanılmıştır. Bu yüzden Mâturîdî, hocaları ve
öğrencilerinin itikadî görüşleri, sadece kelamî eserlerde aranmamalı, aynı
zamanda fıkıhla ilgili o dönemin güncel problemlerini içeren Nevâzil,
Havâdis, Fetâvâ, Havî fi’l-Fetâvâ adlı eserlerde ve Fıkıh, Usûl-i
Fıkıh’la ilgili eserlerde de aranmalıdır. Bu çevreyle ilgili bazı karanlık
noktalar, bu eserlerden aydınlatılabilir. Çünkü bazı fıkıh eserleri, Usûlu’d-Din‘le
başlamakta veya eser içerisinde bu alimlerin güncel itikadî ve fıkhî konulara
dair görüşleriFevâi[ adını taşıyan bölümlerde verilmektedir.
Bu eserlerin çoğunluğu ülkemiz kütüphanelerinde araştırılmayı ve neşredilmeyi
beklemektedir. Ebû Mansûr el-Mâturîdî, gerek fıkıhta gerekse itikadî konularda
Ebû Hanîfe’yi tartışmasız bir imam olarak kabul etmekle kalmamış onun
görüşlerinden anlaşılması zor olanları açıklamış, daha yeni delillerle
güçlendirmiş ve bu zemin üzerinde akılcı-hadarî bir din ve dünya görüşü
oluşturmayı başarmıştır. O, Semerkand’da Fıkıh, Kelam ve Tefsir gibi
çeşitli alanlarda ihtisaslaşma merkezi olan ” Dârü’l-Cüzcâniyye”’de hem öğrenci
olmuş, hem de ders vermiş birisidir. Fıkıhta, kendine kadar ulaşan Hanefî Fıkıh
ve Fıkıh Usûlü kültürünü yeniden değerlendirmek suretiyle kendi döneminin
ihtiyaçlarını karşılayacak bir Fıkıh Usûlü inşa etmeye çalışmıştır. Yazmış
olduğu eserler dolayısıyla, kendi döneminde Semerkand’da Hanefî fıkhının reisi
olmuştur. Ancak Hanefî mezhebine mensup olması, hiç bir şekilde hakikati,
Hanefîliğe kurban etmesine sebep olmamıştır. Kimi konularda Ebû Hanîfe’den
farklı görüşler ileri sürebilmiş, yeni tanımlar ve kavramlar ortaya
atabilmiştir. Bu yolla Hanefî geleneğine yeni bir açılım getirmiş, ancak
kendinde sonra gelenler bu açılımı sürdürmekte, onun kadar başarılı
olamamışlardır. Bu sebeple Hanefîlik de, akılcı ve reyci çizgiden saparak
diğer hukuk ekolleri gibi gelenekselci bir çizgiye kaymıştır.
7. Kelamî Yönü
Mâturîdî, fakih ve müfessir kimliğinden daha çok mütekellim
kimliğiyle tanınan ve sahasında takdir edilen bir kimse olmuştur. Adına
nispetle Maturîdilik olarak isimlendirilen Sistematik bir Kelam ekolünün
kurucusu ünvanını almıştır. Kendi döneminden itibaren görüşlerini takip eden ve
yorumlayan Ebû Seleme, Pezdevî, Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Ömer en-Nesefî, Ebû İshak
es-Saffâr el-Buhârî, es-Sâbûnî, Ebû’l-Berekât en-Nesefî, İbnü’l-Hümâm başta
olmak üzere çok sayıda kelamcı yetişmiş ve çok kıymetli eserler vücuda
getirmişlerdir.
Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd ve Te’vîlât’ı
incelendiğinde, kendinden önceki mütekellimlerin tartışmadığı önemli
problemleri tartıştığı, daha önce kullanılmayan aklî, naklî, semantik
temellendirmelerde bulunduğu ve Kelam’a gerçek anlamda bir bilim hüviyeti
kazandırdığı açıkça görülecektir. Onun Kelam ilmine kazandırdığı en önemli
yeniliklerden birisi, Bilgi Kuramı’dır. Daha önce bilginin tanımı ve kaynakları
üzerinde farklı bağlamlarda görüş beyan edenler olmuşsa da, Kelam’ın müstakil
bir konusu hüviyetini Mâturîdî ile kazanmış ve “Bilginin Kaynakları ”
(Esbâbu’l-İlim) adıyla Kelam’ın öncelikli konuları arasında yerini almıştır.
O, sistematize ettiği bu bilgi kuramını sadece Kelam’a değil Tefsir ve
Fıkıh olmak üzere diğer alanlara da uygulamaya çalışmıştır. Bu kuramıyla,
Akıl ve Duyular’ın yanısıra Doğru Haber’i, yani Peygamber’in vahiy olarak
bize bildirdiği Kur’an’ı bilgi kaynakları arasına dahil etmiştir.
Yaygın olan bir kanaate göre,
İslam düşüncesinde aklı en çok kullanan Mutezile’dir. Ancak Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd‘i
incelendiğinde bu kanaatin yanlışlığı anlaşılacaktır. Çünkü Mâturîdî dönemine
kadar yazılan ve bize ulaşan Mutezilî kaynaklar veya Makâlât türü eserler
kanalıyla bize gelen Mutezilî görüşlerde akla yapılan vurgu ve aklî
temellendirmeler, Kitâbu’t-Tevhîd’dekilerin yanında oldukça zayıf
kalmaktadır. Bu açıdan onu, İslam düşüncesinde “Teolojik Akılcılığın” ilk
temsilcilerinden birisi, eserini de “bir teolojik felsefe klasiği” olarak
kabul etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim “dinin öğrenilmesinde aklı ve nakli
iki önemli bilgi kaynağı” olarak gören Mâturîdî,
kelamî problemlerin çözümünde akla ve istidlale çok büyük önem vermekte ve akıl
yürütmenin gerekliliği konusunda şunları söylemektedir: “İnsan yaratılmışları
yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere göğüs germek, onlar için
aklen en elverişli bulunanı araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip
bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin
yolu ise nesne ve olayları incelemek suretiyle aklı kullanmaktan ibarettir,
başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı
ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve
istidlalden ibarettir. “Her ne kadar Eş’arî, Ehl-i Sünnet Kelam’ının kurucusu
olarak takdim edilirse de, her iki yazarın eserlerinin kelamî düzeyleri, ele
aldıkları temel sorunlar ve ele alış biçimleri incelendiğinde, daha
sonraları Ehl-i Sünnet Kelam’ı olarak kabul gören görüşlerin oluşmasında
Mâturîdî’nin, Eş’arî’den daha büyük rol oynadığı anlaşılacaktır. Mâturîdî,
Kelamî görüşlerini ele aldığı eserinde Bilgi Kuramı (Epistemoloji), İlahiyyât
Nübüvvet, Ahiret, İnsan fiilleri, Kaza ve Kader, Büyük Günah meselesi,
İman ve İslam gibi konuları aklî ve naklî temellendirmeler ışığında ortaya
koymaktadır. Mâturîdî’nin bu eserinde diğer Kelam eserlerinden farklı olarak,
sadece Hilâfet konusu incelenmemiştir. Her ne kadar Kitâbu’t-Tevhîd‘de
yoksa da, onun bu konudaki görüşlerini, Te’vîlât ve
onun diğer eserlerinden yapılan alıntılar yoluyla elde etmemiz mümkündür.
8. Tefsirde Yeni Bir Yorumbilim Teşebbüsü
Mâturîdî, kelamcı ve fakih olduğu kadar aynı zamanda bir müfessirdir. Kur’ân,
tarih boyunca pek çok kişi tarafından tefsir edilmiştir, bunlardan bazıları,
tefsirlerini genel olarak rivayet ağırlıklı yaptıkları için bu tür
tefsir geleneğine Rivayet Tefsiri, bazıları da tefsirlerini aklî yorumlara
ağırlık vererek yaptıkları için, bu tür tefsir geleneğine de Dirâyet Tefsiri
denilmiştir. Mâturîdî, bu iki gelenek açısından değerlendirildiğinde akılcı
tefsir geleneğinin ilk temsilcilerinden birisi kabul edilebilir. Te’vîlâtu’l-Kur’ân adlı
eserinin başında Tefsîr’le Te’vîlarasında bir ayrım
yaparak, eğer bu kısım sonradan ilave edilmediyse, bu iki kavrama
kendinden önce yüklenmeyen anlamlar yüklemiştir. Ona göre, Tefsîr Allah’ın
muradının ne olduğu konusunda kesin bir fikir beyan etmektir. Te’vîl ise,
Allah’ın muradının ne olduğu konusunda kesin hüküm vermeksizin muhtemel
olanlardan sadece birisini tercih etmektir. Birincisini Sahabe’ye ikincisi ise,
sonraki nesillerden dinde fakih olanlara hasretmiştir. Bu yaptığı tevilleri
sadece sahibini bağlayan Te’vîl’ler olarak görmüş ve bunları
kutsallaştırma yoluna gitmemiştir. Te’vîl’e imkan tanıyabilmek için, ” Her
kim Kur’ân hakkında kendi reyiyle bir şey söylerse ateşteki yerine
hazırlansın hadisini ” Her kim kendi reyiyle Kur’ân’ı tefsir ederse,
ateşteki yerine hazırlansın” şeklinde alarak rey ile tefsir yapılamıyacağını,
ancak te’vîl yapılabileceğini iddia etmiştir. Öyle sanıyoruz ki, o, Ebû
Hanîfe’nin te’vîlle ilgili görüşlerinden etkilenerek böyle bir ayrıma
gitmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre, ayetlerden bazılarınıntenzîl’iyle te’vîl’i
aynıdır, yani ayetin anlamı açık ve seçiktir, ne kadar te’vil edilirse
edilsin aynı anlam elde edilir; bazısının ise tenzîl ve te’vîl’i
farklıdır. Ayetin lafzından anlaşılanın dışında bir anlamı vardır, bu
anlama te’vîl yoluyla ulaşılır. Bu durumda ayetin tenzîl’i
ve tevili farklılaşır.Tenzîl’i ve te’vil’i
farklı olan bir ayetin te’vîlini inkar etmek ayeti inkar anlamına
gelmez. Bu anlayış, her bir insana aklını kullanarak ve tutarlı bir yöntem
izleyerek Kur’ân’ı anlayıp yorumlama hakkı tanımaktadır. Ancak belli
yöntemlerle gerçekleştirilecek olan te’vîlde, Allah’ı şahit
gösterme ve kendi görüşlerini Allah’ın mutlak muradı olarak takdim etmeye yer
yoktur. Mâturîdî’nin anlayışına göre te’vilde, mutlaklık değil
görecelik söz konusudur. Ayetleri te’vîlederken dilsel analizlere,
aklî ve teolojik temellendirmelere başvurması ve te’vîlde göreceliği öne
çıkarmasından hareketle, onun İslam düşüncesinde Anlambilim ve Yorumbilim’e
kapı aralayan ilk kişilerden olduğunu söyleyebiliriz. Yorumunda akla ve
reye daha fazla bir nüfuz alanı tanımakla birlikte, nadiren de olsa hadislere
ve sahabe tefsirine de başvurmuştur. Yalnız ayetleri te’vil ederken,
diğer müfessirlere kıyasla nadiren hadis kullanan Mâturîdî, delil olarak
kullandığı hadisleri senediyle ve lafzıyla aynen nakletmek yerine mana olarak
rivayeti tercih etmiştir. Kitâbu’t-Tevhîd‘inden de anlaşıldığı
gibi, hadislerin ya da haberlerin sıhhati konusunda emin değilse, nadiren de
olsa, “eğer sübutu kesin ise” şeklinde ihtiyati ve itirazi bir cümle
kullanmıştır.
9. Sufiliğe Bakışı
Mâturîdî, bilgi kaynakları arasında ilham, kalbe doğma (keşif) ve sezgiye
mutlak bilgi olarak yer vermemekte, bunları bilgi kaynağı kabul edenlerin
şiddetle eleştirmektedir. Her ne kadar, ilk bakışta eleştirileri daha
çok, ilham ve sezgiyi en güvenilir bilgi kaynağı olarak gören
İslam öncesi Sofistlere yönelik ise de, aslında dolaylı olarak dönemindeki
mistik eğilimli kişileri de içermektedir. Mâturîdî, ilham ve sezgiye dayalı
bilgi elde ettiğini iddia edenlerin birbirinden farklı sonuçlara ulaşmasına
bakarak, böyle bir bir iddiayı çelişkili bulur. Çünkü eğer bu bilginin kaynağı
tek bir varlık, yani Allah olsaydı ortaya konulan dinî inançların farklı
olmaması ve kişilerin birbirini nakzetmemesi gerekirdi. Diğer taraftan bu
bilginin doğruluğunu veya yanlışlığını akıl veya kura’ yoluyla tayin etmek de
mümkün değildir. Bu sebeple ilham ve keşif, herkesin kabul edebileceği bir
bilgi veremez ve gerçeğe ulaştırmaz. Eserlerinde ilk dönem
mutasavvıflarının görüşlerine pek rastlanmaz. Bu yüzden Sufî Tabakât yazarlarının
ilgisini çekmemiş ve eserlerde onun hayat hikayesi yer almamıştır. Hanefî
Fukahâ’nın hayat hikayesini ele alan biyografik eserlerde de, onun daha
çok kelam ilmi / hakikat ilmi ile ilgili yeterliliği ve kelamcı ve fakîh
kimliği öne çıkarılmıştır. Ebû Hafs en-Nesefî’nin Tarîhu Semerkand‘ında
verdiği bilgiye göre, Gaziler Ribat’ında ” Ebû Mansûr el-Mâturîdî, kelam
ilmini; Ebû’l-Hakîm es-Semerkandî ise hikmet ilmini öğretiyordu. Ancak aynı
belgede, Ebû Mansûr’un Hızır’ı gördüğü, ondan yardım istediği, Hızır’ın
duası üzerine Allah’ın ona hikmet ilmini verdiği ve bununla sapık fırkalara
galip geldiği nakledilmektedir. Bu gibi rivayetler, Türkler arasındaki Hızır
kültü ile ilgili inançlardan kaynaklanmış olabilir. Ayrıca bu menkıbevî
rivayetlerde bahsedilen bilginin muhalif fırkalarla mücadele için gereken
türden bir bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Bunların da onun sufî yönünden çok
kelamî yönünü ilgilendiren hakikat ilmi olduğu açıktır. Kendi eserlerinde onun
sufî kişiliğine dair ipuçlarına rastlanmamakla birlikte sonraki Hanefî-Mâturîdî
alimler, dönemlerindeki sufî atmosferden etkilenerek ona sufî bir kimlik
kazandırmak istemişlerdir. Örneğin Pezdevî, eserinde, babası kanalıyla
dedesinden Mâturîdî’nin bazı kerametlerini naklettiğine dair bilgi vermektedir. Ancak
bunların doğru olup olmadığı ve neler olduğu diğer kaynaklarca
doğrulanmamaktadır. Hatta bazı kaynaklar, onun bazı sufî eğilimli
kişilerle tartıştığı, onlara ağır eleştirilerde bulunduğu ve onları yenilgiye
uğrattığı konusunda önemli bilgiler vermektedir.. Bunlardan en meşhuru Ebû
Mansûr’un, evliyayı nebilerden üstün tutan birisiyle yaptığı tartışmadır.
Onun sufî kimliği ile ilgili kurgulardan bazıları ise, salih kimselerin gördüğü
rüya yolu ile yapılmaktadır.Bütün bunlar Sünnîliğin Sufîliğe eklemlenmesi
sonucu, Mâturîdî için de menkıbevî bir kişilikle oluşturma teşebbüsünden
ibaret olduğunu sanıyoruz. Çünkü onun eserlerinde akla yapılan vurgu ve
kullanılan istidlaller Sufî kültür çevrelerinde kabul edilmeyen ve asla baş
vurulmayan türden tamamen akılcı-hadarî bir din söylemi özelliği
taşımaktadır. Ancak bu durum, Semerkand ve Buhara’daki Hanefîlerin,
Mâturîdî’nin öğrencilerinin ve sonraki Mâturîdîlerin tamamının, Sufîliğe
mesafeli durdukları ve onları eleştirdikleri anlamına gelmez. Bilakis Belh,
Nisabur ve Buhara’daki Hanefî-Mâturîdî çevreler arasında Sufîlik son derece
yaygın ve etkili idi. Örneğin Mâturîdî kelam ekolünün Buhara’daki
temsilcilerinden olan ve Mâturîdî’ye akılcı kimliğiyle referanslarda bulunan
Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl b. Ebî Nasr es-Saffâr el-Ensârî el-Vâbilî
el-Buhârî, Zâhid ve Sufî birisi idi.
10.Siyasî Görüşleri
Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd’inde İmamet kısmının bulunmayışı
oldukça önemli sorular akla getirmektedir. Acaba Mâturîdî, siyasî bazı
endişeleri ve döneminin iktidarı ile aralarındaki anlaşmazlık dolayısıyla bu
bölümü yazmak istemedi mi, yoksa ömrü yazmaya kafi gelmedi mi ? Yazdıysa
şayet neden bize ulaşmadı ? Mâturîdî’nin pek çok konuda görüş belirtmesine
rağmen Hilâfet/İmâmet konusunda kendi eserlerinde ve Mâturîdî edebiyatta
yeterli bilgiye rastlanmaması son derece şaşırtıcıdır. Ama siyasî konulardaki
görüşleri hakkında tam bir sonuca varmak ancak Te’vilât’ın
yayımlanması ve İmâmet konusunda Karmatî ve Şiîlere eleştiri olarak yazdığı
kayıp eserlerinin bulunmasından sonra mümkündür. Çünkü Te’vilât’ta
” Allah’a, Resulü’ne ve Ulü’l-Emr’e itaat edin. ayetinin yorumunda
Ulü’l-Emr’i, Seriyye komutanları ve Fakîhler olarak yorumlama eğilimindedir.
Aynı yerde Şîa’nın özelde Ulü’l-Emr’i masum imamlar olarak yorumlamasına,
genelde de İmâmet nazariyesine ciddî eleştiriler yöneltmektedir. Bu
da onun Te’vilât’ta konuyla ilgili diğer ayetlerin yorumunda önemli
bilgiler vermiş olabileceğini akla getirmektedir. Bununla birlikte, gerek
onun kayıp eserlerinden, özellikle Makâlât’ından alıntılarda
bulunan Mâturîdî kaynaklarda gerekse de doğrudan ondan nakledilen rivayetlerde
Mâturîdî’nin siyasî bazı konulardaki görüşlerişle ilgili son derece önemli
bilgiler bulunmaktadır. Bunlardan birisi ” İmâmetin Kureyşliliği”, diğeri
ise hutbelerde zalim imamlara adil denilip denemeyeceği tartışmalarıyla
ilgili Mâturîdî’nin görüşlerini aktarmaktadır.
a) Diyânet-Siyâset ayrımı: ” İmâmların Kureyşten olması”
konusunda her mezhep, farklı görüşler ileri sürmüştür. Ancak Mâturîdî,
diğerlerinden farklı olarak, diyânet-siyâsetayrımına giderek bu
rivayetteki Hilâfetin Kureyş’e tahsisini, diyâneten değil siyaseten doğru
olduğunu savunmuş ve bu görüşünü şöyle açıklamıştır: Dini açıdan, imâm olacak
kişinin öncelikle Allah’tan en çok sakınan, insanların problemlerini
çözmede en basiretli ve onların yararına olan şeyleri en iyi bilen birisi
olması gözetilmeli ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imâmet ona
verilmelidir. Çünkü Allah’ın kitabı böyle istemektedir: ” …. Muhakkak ki Allah
yanında en değerliniz, Ondan en çok sakınanınızdır. ..” Mal ve mülkün emanet
edildiği kişiler, bu görevi takva vasfı ile yerine getirebilirler. Bu sebeple,
bu konuda diyânet açısından gözetilmesi gereken şey
takvadır. Öyle anlaşılıyor ki Mâturîdî’ye göre, İmâmların Kureyş’ten olması
fikri, ister Peygamberin sözü olsun ister sahabe böyle istemiş olsun, bu dinî
olmaktan çok siyasî ve sosyolojik bir tercihtir. Böyle bir tercihi iki
önemli sebebe dayandırmaktadır. Birincisi, İmâmet dinî bir yönü olmakla beraber
aynı zamanda idarî ve siyasî bir konudur. Bu yüzden imâm olacak kişinin
takvanın yanısıra küçük düşürülmemiş ve nefret edilmeyen bir nesebe
mensup olmasına ihtiyaç vardır. Ayrıca Kur’ân Kureyş lehçesiyle inmişti. Bu
yüzden, imâmet, sürekli olarak bu görevi ellerinde tutan ve saygınlığıyla
tanınan Kureyş kabilesine tahsis edildi. Diğer taraftan, soy ve nesebin,
insanları iyi ve güzel davranışlara sevkeden, kötü ve çirkin davranışlardan
uzak tutan şeylerden biri olduğu da bir gerçektir. Böyle kişiler emaneti
daha iyi koruyabilirler. Diyânet ve Siyâset konusunda şu
iki hususun gözetilmesi gerekir. Siyasî yetki kıralların
elindedir, diyânet yetkisi ise Nebilerin elindedir. Durum
böyle olunca Diyânet / Nübüvvet, o işi yürütebilecek kişiye
verilir; İdare ve siyâset ise halk arasında saygınlığı ile öne çıkan şeçkin
kabileye / kavme verilir. İkincisi, alimler evlilik ve nikah konusunda
Kureyş’i diğer kabile ve soylardan üstün gördüler. Başkalarını bu
konularda onlara denk görmediler. Bu sebeplerden dolayı Resulullah, onlara
bu şekilde davrandı. Hilâfetin durumu da aynı şekildedir.Mâturîdî’nin
Diyânet-Siyâset ayrımı yapması ve birincisini Peygamberlere, ikincisini ise
kıral/meliklere tahsis etmesi, dönemine kadar konuyla ilgili yapılmış
tartışmalar ve ileri sürülen görüşlerle mukayese edildiğinde son derece
ilginçtir. Buradan hareketle Peygamberin diyânet/nübüvvet
görevinin, Allah tarafından kendisine verilmiş bir görev iken, devlet
başkanlığı ilahî bir misyon olmayıp Kureyş’e mensubiyeti dolayısıyla kendi
siyasî tercihi ile olduğu söylenebilir.
b) “Zulme adalettir” demek inananı dinden çıkarır: Mâturîdî’nin bu konudaki
görüşleri, Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl es-Saffâr el-Buhârî’nin Mesâil adlı
eserinde nakledilmektedir. Ebû İshâk, bu görüşü bizzat ondan duymuş gibi
nakletmektedir. Halbuki 534/1139 yılında vefat eden Ebû İshâk es-Saffâr
el-Buhârî, Mâturîdî’den 200 yıl sonra yaşamıştır. Ondan doğrudan rivayette
bulunması, bu görüşün ona aidiyeti konusunda ciddî şüpheler uyandırmaktadır.
Bununla birlikte ilk bakışta Mâturîdî’nin genel anlayışına ters düşüyor gibi
görünse de, onun iman-amel ayrımı konusundaki görüşleri dikkate
alındığında sorun çözülmekte ve ne demek istediği daha iyi anlaşılmaktadır.
Burada zulüm işleyen bir sultan, işlediği günahı dolayısıyla tekfir
edilmemekte, zulmü adalet olarak kabul ederek zalim sultana adildir diyen kimse
tekfir edilmektedir. Mâturîdî’ye göre, amelleri terk etmek veya günah
işlemek kişiyi dinden çıkarmaz, ancak kesin naslarla haram olan bir şeye helal
demek veya onun haramlığını inkar etmek dinden çıkarır. Çünkü burada
haram olan zulmü adalet kabul ederek helal göstermek söz konusudur. Bu yüzden
Mâturîdî zalim bir devlet başkanını hutbelerde adil olarak sunan
ve onlara Allah için kullanılabilecek bazı isimler ve künyeler veren
halifeleri şöyle eleştirmektedir. ” Bazı filleri zulüm olan bir sultana adil
diyen kafir olur. Dolayısıyla bu sıfat sultana, ancak bütün davranışlarında
mutlak olarak adil olduğu ve hiç bir şekilde zulmetmediği zaman kullanılabilir.
Fakat bazı fiilerinde zulüm ve haksızlık yapmışsa, buna rağmen o kişiyi mutlak
adil olarak isimlendirmek zulüm ve adaletsizliğe adalet adını vermek ve ona
razı olmak anlamına gelir. Bu fikri benimseyen dinden çıkmış olur.
Şehinşah ünvanı ise, ancak Allah için kullanılabilir. Ondan başkasına asla
kullanılmaz. Kulların böyle isimlendirilmesi kesinlikle doğru değildir.
Ümmetlerin Koruyucusu/ Maliki sözü de yalandan ibarettir. Çünkü “ümmetler”
kelimesi, ins, cin, melaike ve diğer canlıları kapsayan bir kelimedir. Bu
tanımlama da, sadece Allah için yapılabilir. “Yeryüzünün Sultanı” ve benzeri
tanımlamalara gelince, bu da yalandır. Çünkü hiç bir durumda yalan söylemek
caiz değilken, Cuma hutbesinde Hilâfet konusunda böyle bir yalan nasıl caiz
olabilir? Eğer içinden aksini düşünüyor da diliyle bunu söylüyorsa, o
kişinin Allah tarafından bağışlanacağı ümit edilir.
Ebû İshâk’tan yaptığımız alıntı doğruysa, Mâturîdî’nin dönemindeki zulüm ve
haksızlık yapan halifeleri dolaylı olarak eleştirdiği anlaşılmaktadır.
Kaynaklarda onun resmî yetkililerle olan münasebetleri konusunda ciddî bilgi
boşlukları bulunmaktadır. Öyle görünüyor ki, Ebû Hanîfe gibi o da resmî
görevler üstlenmekten kaçınmıştır. Kaynaklarda adının çokça geçmemesinin
sebeplerinden birisi de bu olabilir. Hatta o, resmî görevlilerle yakın temas
içerisinde olan ve katiplik yapan Ebû’l-Kâsım el-Ka’bî’yi, bu ilişkileri
dolayısıyla eleştirmiş ve şöyle demiştir: ” Eğer lanet edilmeye hak
kazanmış birisi varsa yukarıdaki iddianın sahibi buna en münasip görünen
olmalıdır, çünkü onun fısk niteliği taşıyan filler işlediği ve zalim devlet
adamlarıyla yakın ilişki içinde bulunduğu bilinmektedir…. ” Mâturîdî’nin
zulüm ve haksızlık yapan sultanlar ve onların resmî görevlileriyle
ilişkilerinin iyi olmadığını gösteren bir başka olay da Ebû’l-Hasan
er-Rüstüğfenî’nin Fevâid adlı eserinde nakledilmektedir. Buna
göre, dönemin sultanının görevlilerinden birisi Mâturîdî’nin
öğrencilerinden birinin evine yerleşir. Öğrencisi bu durumu Mâturîdî’ye şikayet
eder. Bunun üzerine Mâturîdî, bu kişinin öğrencisinin evinin boşaltılması
için Sultan’a bir elçi gönderir, ancak Sultan olumsuz cevap verir. Rivayete
göre Mâturîdî, evi işgal eden kişiye bedduada bulunur, bunun sonucunda bu
kişi hastalanır ve evi boşaltır. Bu rivayetler, Mâturîdî’nin dönemindeki
siyasîlerle ilişkisi konusunda yeterli bilgi vermemekle birlikte onlarla
ilişkilerinin problemli olduğu ve resmî görevler üstlenmediği konusunda bazı
ipuçları vermektedir.
11. Bilgi Kuramı
Mâturîdî, bilginin
neliği, bilginin imkanı, değeri, bilgi edinme yollları, bilginin nasıl meydana
geldiği ve dini bilginin mahiyeti gibi, bugün Bilgi Sosyolojisi, Felsefe
ve Din Felsefesi’nin temel konuları arasında yer alan son derece önemli
problemleri tartışan ve İslam düşüncesinde kendine has bir Bilgi Kuramı
oluşturan ilk kişidir. Üstelik bu bilgi kuramını esas alarak başta Kelam
olmak üzere Fıkıh ve Tefsir alanında önemli eserler ortaya koymuştur.
Mâturîdî’nin bu kuramının kaynakları, duyular, haber ve akıldan oluşmaktadır.
Gerekli şartları taşıdıkları sürece, bu üç yoldan birisiyle veya üçü birlikte elde
edilen bilgi kesin bilgi olup inkarı imkansızdır. Bu bilgi vasıtalarının, her
birinin kendine ait ayrı bir nesne grubu vardır. Bununla birlikte, bazan aynı
nesne grubu, iki farklı bilgi kaynağının konusu olabilmektedir.
Eserleri incelendiğinde, Mâturîdî’nin böyle bir bilgi kuramını Kur’ân’dan
hareketle oluşturduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Mâturîdî, ” Siz, hiç bir şey
bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size
kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” ayetinde geçen ” göz”
kelimesini, şekil ve renkleri birbirinden ayıran; “kulak” kelumesini sesleri
işitip ve ne olduğunu belirleyen; “kalpler”i ise, gözle görülmeyen ve
kulakla tespit edilemeyen, kişinin lehine ve aleyhine olacak şeyleri
belirlemeye yarayan bir şey olarak açıklamaktadır.Verilen bu bilgilerden
ve Kitâbu’t-Tevhîd‘deki açıklamalardan, nesnelerin (şeylerin)
bilgisisini elde etmeye yarayan görme, duyulara; işitme, habere;
kalp de, akla karşılık kullanıldığı ve haberle ilgili bilginin doğruluğu ise
beş duyudan birisi olan işitme duyusuna dayandırıldığı anlaşılmaktadır.
Mâturîdî’nin bilgi
kuramında bilgi edinme yolları olarak gördüğü duyular, akıl ve haber
üzerinde kısaca durmak istiyoruz:
A) Duyular (‘Iyân)
Mâturîdî, duyulara karşılık, ’ıyân ve havâss kavramlarını
kullanır. Ancak, anlam bakımından havâss daha
dar, ‘ıyân ise, daha geniştir. Havâss, sadece beş
duyuya karşılık kullanılırken, ” ‘ıyân, hem beş duyu, hem de iç duyu ve
içgözlemi ifade ettiği gibi, ayrıca hayvanların duyu ve içgüdülerini de ifade
etmektedir.” İnsanların yaratıkları ve nesneleri idrak edişi, tatma,
işitme, görme, dokunma ve koklama olmak üzere beş duyu yoluyla oluşur.
İnsanların duyularla elde ettiği bu bilgiye duyu bilgisi denir. Ancak duyuların
bilgisi, “yaratılmış nesneler[ ve ” iç dünyamızda meydana gelen
bütün ruhsal objeler” hakkında geçerli olmakla birlikte, onların algılama
kapasiteleri sınırlıdır. Duyu bilgileri, her bir duyunun, kendine has duyu
objeleriyle ilgili olduğu ve duyu organlarının sağlam olduğu takdirde doğrudur
ve bağlayıcıdır. Mâturîdî, duyuların kendine has bilgi alanları arasında dünya
ve içindeki varlıkları, gök cisimleri; gözle görülen yaratılmış diğer fiziksel
varlıkları; lezzet, zevk ve şehvet; acı ve hayret; açlık ve susuzluk, sesler ve
renkler; cisimlerin hareketi, sükunu, birleşmesi, dağılması, şekli ve görüntüsü
gibi şeyleri saymaktadır. Daha sonraki Mâturîdîler, verilen bilginin
sağlam olabilmesi amacıyla, duyu organları için ” Sağlam Duyular” kavramını
kullanmışlardır.
B) Haber
Mâturîdî’ye göre haber, içinde yanlış olması veya yalan bulunması
muhtemel söz demektir. Bu sebeple, kendisine haber verilen bir kimsenin verilen
haberin doğru veya yalan olduğu kesinleşinceye kadar, onu doğrulamaması
veya yalanlamaması gerekir. İnsanların sahip olduğu pek çok bilginin
kaynağı haber olduğu için, onun bir bilgi kaynağı olduğu kesindir. Örneğin,
dünyadaki hükümdarların yönetimi, düzene koymak istedikleri işleri, risâlet ve
hikmet iddiasında bulunanlar ve sanat erbabı ile ilgili bilgilerin kaynağı
duyular ve akıl değil haberdir. Ayrıca emir ve yasaklar, özendirme ve
sakındırma ( Va’d ve Vaîd); mübah ve haram ve benzeri şeyler de haber
içerisnde gösterilmektedir. Her çeşit haber, Mâturîdî’nin “haber” olarak tanımladığı kavramın
içeriğine girmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, o, kesin bilgiye kaynaklık
eden Haber‘le, sadece Kur’ân ve Sünnet’i değil geçmiş hakkında veya
her hangi bir şey hakkında bilgi veren her türlü doğru haberi (semi’/nakil)
kastetmektedir.
Bazı araştırmacılar, Mâturîdî’nin genelde habere, özelde hadis ve sünnete bakış
açısını diğer Mâturîdîlerle birlikte ele aldıkları için, onun bu konudaki özgün
fikirlerini ortaya koymakta zorlanmaktadırlar. Genel olarak Mâturîdîlerin hadis
anlayışını ele almak yerine, sadece kendi eserlerinden hareketle Mâturîdî’nin
habere ve onun içerisinde hadise yaklaşımını incelemek, meselenin
aydınlatılmasında daha yararlı olacaktır. Aslında Mâturîdî, diğer
bilginlerden farklı olarak ve özgün bir sınıflandırmayla haberi üçe ayırmış
görünmektedir:
1) Resûlün Haberi ( Haberu’r-Resûl)
Mâturîdî, haberlerin bilgi kaynağı olarak kabul edilmesinin aklen
zorunluluğunu ortaya koyduktan sonra, Hz. Peygamber’in Allah’tan
getirdiği haberin de benimsenmesinin zorunluluğundan bahseder. Çünkü
Peygamber’in Allah’tan getirdiği haberler, doğru haberlerdir ( haber-i sâdık)
ve Peygamberlerin doğruluklarını kanıtlayan mucizelere sahip olmaları
dolayısıyla onların haberlerinin inkar edilmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla, onların getirdikleri haberin doğruluğu akıl tarafından
doğrulanmıştır. Zaten Mâturîdî, hangi haber olursa olsun doğru ve yalan
oluşunun akıl yoluyla tespit edilebileceğini söylemiştir. Böyle
bir haberi inkar eden, kibri, inatçılığı ve zorluk çıkarmak istemesi sebebiyle
inkar eder. Resûlün haberi ile ilgili açıklamalarından, kastettiği şeyin vahiy
/ Kur’ân olduğu açıktır. O, Kur’ân’ı aklî bir mucize olarak görmektedir. Çünkü
Kur’ân, Hz. Peygamber tarafından insanlara tebliğ edildiği vakit, o dönemin
belağatçıları, hakimleri, şairleri ve dilcilerine meydan okumuştur ve hiç kimse
onun bir benzerini getirmeye muvaffak olamamıştır. Bu anlamda Kur’ân, aklî bir
mucize olup mutlak ve doğru bilgiyi içermektedir. Bundan dolayı, ona
göre, Kur’ân’ın dışındaki “aklî delillere ve Kur’an’a aykırı olan her
haber, reddedilmelidir.
2) Resûlden Gelen Haber (Haber mine’r-Resûll):
Aslında bütün haberler için, ahad ve mütevatir haber ayrımı yapmak mümkün
olmakla beraber, bu sınıflandırma Mâturîdî’nin sisteminde, “Resûlden gelen
haberler” için yapılmaktadır.
a) Mütevatir Haberler
Mâturîdî, mütevatir haber için kendinden önceki alimlerden ve hadisçilerden
farklı bir tanım geliştirmiştir. Ondan öncekiler, yalan üzerinde ittifakları
mümkün olmayan sayıdaki kişilerin Peygamberden rivayet ettikleri haberleri
mütevatir haber olarak tanımlamışlardır. Mâturîdî ise, mütevatir haberi,
yanılmaları ve yalan söylemeleri muhtemel bulunan kişiler yoluyla
Peygamberden bize ulaşan haberler olarak tanımlamaktadır. Çünkü
onlar, Peygamberler gibi doğruluk ve masumiyetlerini kanıtlayacak her hangi bir
delil ve belgeye sahip değildir. Eğer haberin yalan olmasına hiç bir şekilde
ihtimal verilmiyorsa, bu haber Peygamberin haberi gibidir.
b)
Âhâd Haberler
Mâturîdî, âhâd haberi, bağlayıcı bir bilgi olma konusunda ve Rahmet Peygamberi
Hz. Muhammed’den geldiği konusunda mütevatir hadisler derecesine çıkamayan ve
kesin tanıklık edilemeyen haberler olarak tanımlamaktadır. Ancak ravilerin
durumlarını etraflıca incelemek, muhtevasını araştırmak ve kesin
bir nassla karşılaştırılması şartıyla âhâd haberle amel edilmesi gerekir. Bu
işlemlerden sonra, ağır basan duruma göre ya kabul edilir ya da terkedilir. Ama
her halükarda bu tür haberlerin doğruluğu şüphelidir. Bu yüzden Âhâd haberlerin
kesin bilgi ifade etmediği ve itikadî konularda kullanılamıyacağı fikri, pek
çok kelamcı tarafından kabul görmüştür. Mâturîdî de, ilmi, amel ilmi (
‘ilmü’l-amel) ve şehadet ilmi ( ‘ilmü’ş-şehâde) olarak ikiye ayırmakta ve
âhâd haberlerin itikadî (şehâdet) konularda değil amelî konularda bilgi değeri
taşıdığını savunmaktadır.
3) Genel Haberler
Bu sınıfa giren haber türleri tarih, coğrafya, neseb, sanat, siyaset, dil ve
diğer konularla ilgili bilgi veren haberlerdir. Bu tür doğru haberler, insanlar
için önemli bir bilgi kaynağıdır.Genel haber bilgisinin alanına giren ve
hakkında sadece haberle bilgi edinebileceğimiz pek çok konu
bulunmaktadır: Kişinin soyu ve ismi, mahiyeti, sahip olduğu cevherin adı,
diğer varlıkların isimleri, insanın hayatta kalmasına veya ölümüne sebep olacak
şeyler, eczacılık, akılların tek başlarına kavrayamadıkları iyilik
ve kötülükler; insanın cins, fasıl ve nevileri; tıp, diller, sanatlar, savaşlar
ve benzeri şeyler. Her zaman bu tür bilgilerden insanlar faydalanmışlar ve bu
malzeme üzerine çeşitli bilim dalları geliştirmişlerdir.
C) Akıl
Mâturîdî, kelamî konuları temellendirirken ve fıkhî
problemleri çözerken sık sık akla, istidlale, nazara, ictihada ve kıyasa
başvurmaktadır. Ona göre, dinin öğrenilmesinde ve dinî bilgiye ulaşmada
iki temel kaynaktan birisi akıl, diğeri haber (Semi)’dir. Her
ne kadar dinî bilginin kaynağını ikiye indiriyor görünmekteyse de, bu
konuyu doğrudan analiz ettiği “Bilgi Edinme Yolları” kısmında nesne ve
olayların hakikatinin idrak/duyular (‘ıyân), haber ve akılla (nazar)
bilinebileceğini savunarak, bilgi kaynaklarını üçe çıkarır. Ancak onun
eserlerinde sonraki kelam kitaplarında rastlanan aklın tanımı ve mahiyeti ile
ilgili felsefi tartışmalara raslanmamaktadır. Akıl, daha çok görevleri
itibariyle tanımlanmaktadır. Buna göre, akıl ve nazar, yararlı ve zararlı
olanı birbirinden ayıran bir vasıtadır. Mâturîdî’nin bilgi kuramında, akıl
sadece dinî bilginin kaynağı değil aynı zamanda genel bilginin ve ahlakî
bilginin de kaynağıdır.
Mâturîdî, aklı diğer iki bilgi kaynağının sağladığı bilgilerin doğruluğunu
tespitte önemli bir ölçüt olarak görmekte ve bu görüşünü şu şekilde
temellendirmektedir: Aklı ve akıl yürütmeyi, üç şey gerekli kılmaktadır.
Birincisi, gerek duyu yoluyla gerekse haber oluyla bilgi edinirken akıl
yürütmek gereklidir. Duyulardan uzak olan şeylerin, yahut çok küçük
hacimli olup gözle görülemeyen nesnelerin belirlenmesinde duyular yetersiz
kaldığı için akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Diğer taraftan, haberin,
yanılma ihtimali bulunan veya bulunmayan türüne dahil olduğunu belirlemek,
peygamberlerin mucizeleriyle sihirbaz ve diğerlerinin göz bağcılığının ayırdedilmesi,
başka bir ifadeyle mucizelerin mucize olmayan davranışlardan ayırdedilmesi için
de, akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Allah, kendi katından olduğu harikulade
delillerle sabit olmuş Kur’ân ve diğer şeyleri bu akıl yürütme yöntemine
bağlı olarak delillendirmiş ve pek çok ayett[ insanların,
gerçeğe ulaştıran ve doğru yolu gösteren aklı kullanmasını ve aklî
temellendirmeye başvurmasını emretmiştir. İkincisi, Mâturîdî, eşyanın
güzelliklerini ve çirkinlikleri, insanların fiillerinin iyi veya kötü oluşu
konusunda- duyuların algılayışı ve haberlerin bildirmesi söz konusu olsa
dahi- gerçeğin açığa çıkarılabilmesi için her konuda akıl yürütmek
ve tefekkür gerektiğini ve bu konularda nihaî bilgiye sadece akılla
ulaşılabileceğini iddia etmiştir. Üçücüsü, Allah’ın ve onun emirlerini
bilmek de ancak istidlalle bilinebilecek kesbî-iradî (araz) bir olgudur. Mâturîdî,
akla önemli bir fonksiyon yüklemekle birlikte, haber ve duyular gibi, onun da
bilgi elde edebilme güçü ve alanının sınırlılığını kabul eder; ancak,
aklın sınırlı oluşunu, eşyayı bütün yönleriyle ve her şeyi teferruatıyla
bilemiyeceğine, ontolojik açıdan analiz ederek sonradan yaratılmış olmasına,
bir takım arızalar isabet etmesine veya incelediği konunun çok karmaşık
olmasına bağlamaktadır. Dolayısıyla, bu durumlarda “akılların tek başına
kavrayamadıkları iyiliklerle kötülüklerin duyu ve haber yoluyla
öğrenilmesi, ancak “algılayanların ” konuşması ve diğerlerinin de kulak verip
dinlemesi ile mümkün olur.” Ama bu durum aklı, bütünüyle, güvenilir ve
doğru bilgiye ulaştıran bir kaynak olmaktan çıkarmaz. Bu yüzden Mâturîdî, akıl
yürütmeyi reddeden kimseyi, akla başvurarak akla karşı çıktığı ve
istidlale başvurmanın haber veya idrakle yasaklanmadığı için kısır döngü
yapmakla ve tenakuza düşmekle suçlamaktadır. Aklı Allah’ın bir emaneti olarak
gören Mâturîdî, düşünen ve aklını kullanan bir insanın hangi konuda ve hangi
şartlarda olursa olsun sonuçta karlı çıkacağını söyleyerek, düşünme sonucunda
akla gelebilecek fikirlerinin, pragmatik açıdan sahibine sağlayacağı üç
faydadan bahseder:
1) Onun düşüncesi ya kendini, yaratılmış olduğu ve iyi davranışına mükafat,
kötü davranışına ise ceza ile karşılık veren bir yaratıcısının bulunduğu
şuuruna erdirecektir; bu sebeple kişi yaratıcısının gazabını celbeden şeylerden
sakınır, O’nun rızasına götüren davranışlara yönelir ve böylelikle mutluluk
bulup dünya ve ahiret şerefine nail olur; 2) Veya düşüncesi onu sözünü
ettiğimiz hususları reddetmeye götürür ve bu durumda çeşitli dünya zevklerinden
faydalanır; göreceği ceza ise onu Ahiret’te bekleyedursun; 3) Yahut da kişinin
istidlalî onu, davet edildiği gerçeğin iç yüzünü anlama kapısının kapalı olduğu
sonucuna götürür; bu durumda da gönlü huzura kavuşur ve zaman zaman zihnine
gelebilecek fikirlerin doğuracağı korku ortadan kalkar. Hulasa
istidlalden ayrılmayan bir insan düşünce eyleminden her açıdan karlı olduğunu
anlamakta geçikmez.
12. İman anlayışı
Mâturîdî’nin İman ve Büyük Günah konusuyla ilgili görüşleri, kelamî görüşleri
arasında en dikkat çekenlerdendir. Bu görüşleri kısaca şöyledir:
1. Büyük Günah: Bir müslüman işlediği büyük
günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O, bu dünyada hakiki
mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasık, yani ahlaksız mümindir.
İşlediği günah dolayısıyla Allah’ın cezalandırma tehdidinin muhatabıdır.
Böyle birinin Ahiretteki durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır; Allah
isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır. İnsan, ne günahından
dolayı ümitsizliğe kapılıp korku içerisinde, ne de affedileceği ümidiyle ümit
içerisinde yaşamalıdır. İnsan korku ve ümit arasında bir tavır takınmalıdır.
2.Amel-İman Münasebeti: Ameller imanın bir
parçası olmayıp imanın dışında birer farzdır.
3. İmanda İstisna: Şartlı ve şüpheli iman olmaz.
Bir mümin imanını ve mümin olduğunu açıkça şek ve şüpheye mahal vermeden
ifade etmelidir. Yani ” ben gerçekten müminim ” demesi gerekir.
4. İman tasdiktir: İmanın gerçekleşmesi,
kalbin tasdiki olur. Kişi Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in resul
olduğunu gönülden benimsemesiyle mümin ve müslim sıfatını kazanır.
5. İmanda Artma ve Eksilme: Ameller imanın bir parçası
olmadığı için amelleri işlemekle iman artmaz, onları terketmekle veya
günah işlemekle de azalmaz. Yalnız günahkar olur ve cezasını çeker. Ancak
hafife alarak veya inkar ederek bu günahları işlerse imanını kaybeder.
6. İmanda Eşitlik: Bütün Müslümanlar ve
inananlar, imanlarında eşittirler. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya
daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur.
7. İman-İslam İlişkisi: İman vasfını kazanan bir
kimse aynı zamanda İslam vasfını da kazanmıştır. Yani bütün müslümanlar mümin,
bütün müminler de Müslümandır.
8. Va’d ve Vaîd: Allah bazı ayetlerde iyilik
yapanları mükafatlandıracağını va’detmiş, bazılarında ise kötülük yapanları,
zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedî cehennemlik
olduklarından bahsetmiştir. Eğer Allah bir iyiliği karşılık mükafat vereceğini
söylemişse, bu sözünden asla dönmez ve bu mükafatı verir. Ama ebedî cehennemine
koymakla tehdit etmişse, Allah bu tehdidinden rahmeti ve acıması
dolayısıyla vazgeçerek kulunu affedebilir.
13. İman-Amel İlişkisi
Amellerin iman olmadığı ve onun özüne dahil edilemiyeceği fikrini İslam
düşüncesinde ortaya atan ilk mezhep Mürcie’dir. Bütün Mürciiler, bu
konuda hem fikirdirler. Onlara göre, amellerin imanın neticesi olduğu
için onun iman olarak isimlendirilmesi sadece mecazen mümkündür. Mâturîdî,
onların iman nazariyesinin omurgasını oluşturan amel iman ayrımını, bazı küçük
farklılıklarla birlikte, aynen benimsemiştir. Bu yüden Mürcie gibi Mâturîdî de
amellere inanmayı ayrı şey, farz olduğunu bildiği halde yerine getirmemeği ayrı
şey kabul eder. Farz olduğuna inanmayan kafir, farz olduğuna inandığı halde
yerine getirmeyen günahkar mümin olur. Onlara göre namaz, oruç, zekat, hac iman
değil imanın dışında birer farz veya İman ve İslam’ın ilkeleridir ( şerâi’).
Kur’ân’da pek çok yerde iman edenlerin ve salih amel işleyenlerin atıf
harfi olan “vav”la birbirinden ayrılması, aynı isim altında birleştirilmemesi
amellerin imandan olmadığının delilidir. Eğer ameller imandan olsaydı, Nebiler
bile bütün iyilikleri ( ta’ât ) tamamlayamadığından hiç kimsenin
imanı makemmel olmazdı. Aynı şekilde tek bir günah işleyenin imanı da tam
olmazdı. İman vacipleri yerine getirmek, haramları terketmek olursa hiç
kimse gerçek mümin olduğunu söyliyemiyecektir. İslam’a girmenin şartı ameller
değil Allah’ı tasdiktir. İnsanlar, amelleri terketmekle mümin
vasfını kaybetmez, ama tasdiki kaybetmekle iman vasfını kaybeder. Müminlerin
iman vasfı amellerden önce olması amel ve imanın ayrı olduğunu gösterir.
İnsanların farzları işlemeleri iman etmiş olmalarından dolayıdır. Yoksa
imanları farz olan şeyleri işlemiş olmalarından doğmuş değildir. İnsanlar
tasdikte birbirine eşit, fakat amellerde birbirinden farklıdır. Ayrıca
fakirin zekatı vermesi gerekmez, ama zekatın farziyetine inanması
gerekir. Amel iman ayrımı yapanlar, amelleri hafife almakla
suçlanmıştır. Ancak onların amelleri imandan saymaması amellerein
terki anlamına gelmemektedir. Böyle bir ayrımı yapmalarının asıl amacı,
müslüman olmanın asgarî şartının amel değil, iman olduğunu ortaya koyarak
büyük günah işleyen herkesi tekfir eden zihniyete engel olmaktır. Kısaca
Mâturîdî’ye göre iman amelin sebebidir. Amel imanın oluşmasının sebebi
değildir. Sonuç, sebebin yerine konulamaz.
14. Din-Şerîat Ayrımı
Mâturîdî’nin özgün yanlarından birisi de Din-Şerîat ayrımı
yapmasıdır . Aslında bu fikri, amel iman ayrımını temellendirebilmek için ilk
defa Mürcie ortaya atmıştır. Böyle bir ayrımın teolojik açıdan
temellendirmesine, Ebû Hanîfe’ye nispet edilen Kitâbu’l-Âlim
ve’l-Müteallim’de rastlamaktayız Ebû Hanîfe’ye göre, din birdir;
şerîat ise çok ve muhteliftir. Dolayısıyla bütün peygamberler aynı dine, yani
tevhid dinine mensuptur, bu yüzden hiç bir peygamber kendinden önce gelen peygamberlerin
dinini terketmeyi emretmemiştir. Çünkü Peygamberlerin dini birdir. Halbuki her
peygamber kendi şerîatine davet etmiş ve kendinden öncekinin şerîatına uymaktan
nehyetmiştir. Çünkü resûllerin şerîatleri çok ve muhteliftir. Bundan dolayı
Allah Kur’ân-ı Kerîm’de ” Sizin her biriniz için bir şeriat, bir
yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı.”
Allah’ın bu dini, en doğru olandır ve asla değiştirilmez. Nitekim din artıp
eksilmezken, tebdil, tahvil ve tağyir edilmezken şerîatler tebdil, tağyir ve
neshedilmiştir. Bundan dolayı bir takım şeyler bazı insanlar için helal iken
diğer insanlar için haram kılınmıştır. Aynı şekilde Allah bir çok buyruğu bazı
insanlara emretmişken, daha sonra bazı insanlara bunları yapmaları
yasaklanmıştır. O halde tek bir din ve pek çok şerîat vardır. Bu din
değişmezken, değişik farzlardan ibaret olan şerîatler, peygamberden peygambere
değişmektedir. Eğer Allah’ın bütün emrettiklerini yapmak ve bütün yasaklarından
kaçınmak din olsaydı, bu durumda Allah’ın emirlerinden her hangi birini
terkeden, yahut yasaklarından birini çiğneyen kimse, Allah’ın dinini terketmiş
ve kafir olmuş olurdu.
Mâturîdî, Ebû Hanîfe’den aldığı din-şerîat ayrımı görüşünü bütün
yönleriyle yeniden analiz ederek son derece önemli görüşler ileri sürmüştür.
Mâturîdî’ye göre, genel anlamda ” din, insanların ister hak ister batıl
olsun, inandığı şey için kullanılan bir kavramdır.” Ancak bu genel
anlamda kullanılan dinin tanımı olup İslam’la ilgili iman-amel tartışmalarında
gündeme gelen iman veya inanca karşılık kullanılan dinin tanımı değildir.
Mâturîdî, imanı din ve itikad olarak tanımlayarak din şerîat ayrımı yapar.
Böylece akılla din arasında, şeriatla vahiy arasında bir ilişki kurar. Dinle
akıl arasındaki ilişkiyi şöyle açıklar: ” İman dindir, dinler ise inanılan
inançlardan ibarettir. İnançların bulunduğu ve varlığını kendisiyle sürdürdüğü
yer kalptir. .. Tasdikin baskı ve cebir altında tutulamayan mahiyeti ise kalpte
bulunan tarafıdır, çünkü imanın bu noktasına herhangi bir yaratığın tahakkümü
nüfuz edemez.” Geçmişte gönderilen bütün peygamberler ve nebiler tek bir din
üzere idiler, yani Allah katında mutlak ve değişmeyen İslam dini üzere
gönderilmişlerdir. Bu itibarla mutlak yol Allah’ın yolu; mutlak din,
Allah’ın dini; mutlak kitab Allah’ın kitabıdır. Bu din, tevhid dini, hak
din, hanif dini, fıtrat dini, gerçek ve burhanla kaim, kesin delil ve
hüccetlerle ayakta duran akıl dini veya mutlak dindir. Şerîat ise, peygamberden
peygamber’e değişen şeydir. Mutlak dinin içerisine, dinin tevhid, inanç
esasları, ibadetin sadece Allah’a ait olması, Allah’a şükrün zorunluğu ve
ahlakî ilkeler yer almaktadır. Akılla bilinmelerinin zorunlu olması
sebebiyle, bunlara Akliyyât da demektedir. Çünkü bunlara,
taklid, eğitim ve öğretim, ve müşahede veya zorunlu bilgi
yoluyla inanılmaz. Bunları bilmek ve bunlara inanmak, kişinin
kendi akıl yürütmesi ve istidlali sonucu elde ettiği kesbî ve kesin bilgiyle
olur. Hatta imanın güzelliği de aklidir. Bu sebeple, Te’vîlât’taAkliyyât’ı
şöyle tanımlamaktadır: ” Akliyyât, araştırma ve inceleme
sonucu ulaşılan tevhid bilgisi, Peygamber bilgisi ve diğer bilgilere
denir”. Nitekim Allah’ın bilgisine ulaşmada nazar mı yoksa talim (eğitim ve
öğretim) mi tartışması Mâturîdîler ve Eş’arîler arasında önemli bir
tartışmaydı. Mâturîdîler nazarı, Eş’arîler talimi savunuyordu. Yahya b.
Murtazâ’nın verdiği bilgiye göre, Mutezile bu konuda Mâturîdîler gibi
düşünüyordu.
Bu konularda hiç bir insanın Allah’a karşı bir mazeret uydurması mümkün
değildir, mazeret sadece dinî hükümler ve ibadetlerin nasıl olacağı konusunda
olabilir. İşte bunu ortadan kaldırmak için de Peygamberler göndermiştir.
Mâturîdî, bu görüşünü “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik
ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri (hüccet)
olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir. “ ayeti ile ilgili yaptığı
yorumda oldukça enteresan bir şekilde ortaya koymaktadır. Mâturîdî’ye göre,
ayetteki mazeret ve hüccet getirmek, ibadetler ve dinî hükümler ( şerâi’)
için söz konusudur, çünkü onların bilgisine ulaşabilmenin tek aracı akıl değil
vahiy'(semi’) dir. İnsanlar bu konuda Peygamberlerin gönderilmesinden
sonra Allah’a her hangi bir hüccet göndermedi diye itiraz edemezler. Çünkü
bunlar akılla tespit edilemezler. Akla bırakıldığı zaman, bu mümkin
alanla ilgili bir çok alternatif ortaya çıkar. Ancak dine
bağlanmanın ve onun bilgisine ulaşmanın yolu ise akıldır. Kendilerine
akıl verilmiş olması dolayısıyla bu konuda Allah’a karşı hiç bir şekilde
itiraz etme hakları yoktur Mâturîdî mezhebine mensup alimlerden Ebû İshâk
es-Saffâr el-Buhârî, onun bu görüşünü aynen aktarmaktadır: ” Şerîatın kaynağı (sebîl)
semi’dir; dinin kaynağı (sebîl) ise akıldır.” Öyle anlaşılıyor ki,
Mâturîdî çevrelerde, imanı oluşturan hususların mahiyetini bilmeye, dini
bilgiye ve inanca ulaşmanın yolu akıl ve istidlal; Şeriat’ın bilgisine
ulaşmanın yolu ise, vahiy ve peygamber olarak kabul edilmiştir.
Mâturîdî, din-şerîat ayrımında epistemolojik açıdan Din yerine Akliyyat,
Şerîat yerineSemiyyât kullanmaktadır. Özcan’ın da tespit ettiği
gibi, “o, nakli (semi), hukuki/ameli bilginin, aklı da, itikadi bilginin
kaynağı olarak kabul eder.” Semiyyât‘ı ise şu şekilde
tanımlamaktadır: ” Semiyyât, Resûllerin getirdiği haberlerdir.
Bunları bilmenin yolu ancak peygamberlerden öğrenmektir. Kişinin kendi kendini
eğitmesi ile bunlar bilinemez. Başka bir deyişle, Semiyyât,
hakikatini sadece Allah’ın bildiği şeylerdir. Böylece insan, bu gibi şeylere
kendisini muttali kılanın bizzat Allah olduğunu bilir ve bunlar kendisi
için bir delil olur.” Mâturîdî, 42/Şûrâ, 13. ayette geçen “din”
kelimesinin belirlilik takısıyla kullanıldığı için Nuh ve diğer bütün
peygamberlere Alah’ın tavsiye ettiği ” Allah’ı birlemek ve sadece ona ibadet
etmek ” anlamına gelen tek ve aynı din olduğunu belirtir. Bütün Peygamberlerin
gönderilmesinin asıl sebebi bu iki husustur. Fakat onların şerîatları ve ahkamı
birbirinden farklıdır. Bu görüşünü temellendirmek için tıpkı Ebû Hanîfe gibi,
5/Mâide, 48. ayetini kullanmıştır. O, Şerîatin içerisine peygamberden
peygambere değişen ibadetlerin miktarı, sayısı, şekli ve şeri hükümleri
koymuştur. Bu kısım Peygamberin geldiği dönemin şartlarına ve toplumsal
maslahatlara göre oluşturulan dinin değişen toplumsal boyutunu ifade
etmektedir. Din kalbin fiili iken, Şerîat diğer azaların filidir ve daha
çok duyulara hitabeden haram-helal gibi hususları ilgilendirir. Bu bakımdan
aklın güzel bulduğu şeylerden farklıdır. Birincilerde değişkenlik söz
konusudur, ama diğerinde değişmezlik ve süreklilik sözkonusudur. Ancak Hz.
Muhammed’in şerîatı, kıyamete kadar bir başka Peygamber’in şerîatı tarafından
nesh edilmeyecektir. Bu ayrımın sonucu olarak, Mürciî ve Mâturîdî çevrelerde
” Dinî hükümler ve ibadetler (Şerâi’), dinden/imandan bir parça değildir”
görüşü, adeta bir slogan haline gelmiştir. Bu yüzden bazı Hadis
Taraftarları, namaz, oruç, hac ve zekatı dinden saymadıkları için
onları şiddetli bir şekilde eleştirmişlerdir.
Mâturîdî, din-şerîat ilişkisini, akıl-semi ilişkisini ve Peygamberlerin
gönderiliş gerekçelerini aklî hükümlerden ve modal önermelerden hareketle şöyle
açıklamaktadır: “Aklî hükümler (usûl), mümteni’, vâcip ve bu ikisinin ortası
olan mümkin. Alemin bütün işleri bu esaslar üzerinde yürür. Aklî açıdan vâcip,
aksine her hangi bir haberin gelemeyeceği bir konumdadır, mümteni’ de
aynı durumdadır. Mümkin farklı konumların bulunduğu bir alandır, çünkü o,
halden hale, elden ele ve bir mülkiyetten diğer mülkiyete intikal eden şeydir.
Mümkinde her hangi bir alternatifin vacip kılınması veya mümteni’ olması
akıl açısından söz konusu değildir. Peygamberler her konumda mümkinin tercihe
şayan olan alternatifinin açıklamasını getirirler.” Buradan da anlaşıldığı
gibi, vâcip ve mümteni’ konusunda akıl yetkilidir. Bu alanla ilgili aklın
ortaya koyduğu bilgiler dindir.
Din-Şerîat ayrımı
Mâturîdî çevrelerde ilk dönemlerde büyük ilgi ve yankı uyandırmışa
benzemektedir. Çünkü Ebû Seleme, Mâturîdî’nin hükümlerle ilgili
sınıflandırması ve Din ileŞerîat’ın bu hükümlere göre
yerinin belirlenmesi konusunda önemli katkıda bulunmuştur. Bu konudaki
görüşlerini vâcip, mümteni’ ve mümkin’in alanlarını belirleme açısından önemine
binaen aynen aktarmak istiyoruz: ” Genellikle, inanç ( itikad) üç kısma
ayrılır. Aklen vacip, mümkin (caiz) ve mümteni’. Vacip, nimet veren Allah’ı
tanıma ve O’na şükretme; mümteni de, nimet veren Allahı tanımama ve O’na
nakörlük etme gibi hususlardır. Mümkin ise, namazların ve zekatın
ölçüsünü belirlemek gibi dini esasların miktarları ile alakalı hususlardır.
Akıl, mümkini, vacip ve mümteni olana yöneltmede yetersiz kalınca; mümkin olan
hususları açıklamak, mümkini vacip ve mümteni’e yöneltmek için, eşyanın
hakikatlarını insanlara öğretecek bir Peygamber’in varlığına ihtiyaç duyulması
zaruridir. Şurası bilinen bir gerçektir ki, peygamberler, aklen vacip olanı
pekiştirmek (te’kid), aklen imkansız olanın meydana gelemeyeceğini ortaya
koymak ve aklen mümkün olanı açıklamak suretiyle, doğruluklarını ve günahtan
korunmuş olduklarını gösteren apaçık deliller ve mucizelerle gelmişlerdir.
Çünkü Allah’ın delilleri birbiriyle çelişmez.” Aslında Ebû Seleme, Mâturîdî’nin
konuyla ilgili görüşlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Böyle bir
sınıflandırmada, Peygamberler aklen mümkün olanı açıklama konusunda önemli rol
oynamaktadır. Her peygambere ait şerîat, bu mümkin alanla ilgilidir.
15. Şerîatlarda İctihadî Nesih
Mâturîdî, din-şerîat ayrımını ve iman-amel ayrımını teolojik açıdan
temellendirmek için nesih teorisine başvurmuştur. Bu ayrımın sonucu olarak
Kur’ân’la Hz. Muhammed’e gönderilen şerîat, daha önceki peygamberlerin dinini
değil şerîatlarını neshetmiştir. Çünkü Nebiler ve Resuller, aynı dine mensuptur
ve insanları tevhid’e inanmaya ve Allah’a ibadet etmeye çağırmışlardır.
Bütün Peygamberlere aynı din indirildiğinden dinde nesih ve değişiklik olmaz.
Şeriatlar’a gelince, birbirinden farklı şerîatlar vardır. Peygamberler arasında
din konusunda bir farklılık olmamakla birlikte şeriatlar peygamberden
peygambere farklıdır. Dolayısıyla dinlerde nesih ve değişiklik veya bir
önceki peygamberin şeriatine uymak söz konusu değildir. Aslında belli dönemin şartları
içerisinde şekillenen şerîatın, beşerî ve ilahî olmak üzere iki yönü
vardır. Bu sebeple Mâturîdî, bir şerîatın kendi içinde de neshin olabileceğini
kabul etmiştir. Fakat ona göre, nesih ” bir hükmün yürürlükten kaldırılma
vaktinin açıklanmasıdır. Bu bir beda’ olmayıp daha önceki hükümle de çelişmez.
Aksine belirli bir süre için konulmuş olan önceki hükmün süresinin bitmesi
üzerine yine belirli bir süre için hükmün yenilenmesidir. …. Allah her hangi
bir hükmün süresi bittiğinde geçiçi süresi belirli yeni hükümler ve şerîatlar
koyar. Bunu da bazen bizzat kendisi kitabıyla, bazen de Resulü’nün diliyle
açıklar.” Bunun anlamı bir hükmün konulmasına esas oluşturan
maslahatın ortadan kalkması durumunda hükmün de sona ermesi, ortaya çıkan yeni
bir maslahat gereği yeni bir hüküm konulması demektir. Ancak bir hükmün
yürürlükte kalma süresini açıklayan nesih, Mâturîdî’ye göre, ayetin hükmünün
ebediyen ortadan kaldırılmasını gerektiren bir şey değildir. İhtiyaç doğduğu
zaman o hüküm tekrar uygulanabilir. Böyle bir nesih anlayışı, tahsis ve takyid
olarak yorumlanabilir. Kur’ân’ın kendinden önceki şerîatları neshetmesi ise
mutlak nesih olarak anlaşılabilir.
Şerîatlerın oluşmasında, insanların farklı anlayışlarının ve değişen
şartların önemli rolü olmasını kabul ettiği için olsa gerek, Şerîattaki her
hangi bir hükmün varlık sebebinin ortadan kalkması veya süresinin sona
ermesi durumunda beşeri müdaheleyle, yani ictihadla bir hükmün sona
erdirilebileceğini ileri sürmektedir. Buna örnek olarak Hz. Ömer’in kalpleri
İslam’a ısındırılacak olanlara ( Müellefe-i Kulûb) zekatı iptal
etmesini verir ve ayetten şöyle bir sonuç çıkarır: ” Bu ayette, hükmün
uygulanmasına gerekçe oluşturan mananın/maslahatın yok olması sebebiyle
ictihadla neshin olabileceğine dair bir delil bulunmaktadır.” Mâturîdî’den önce
ve sonra bu olay için ” ictihadî nesih” kavramını kullanan bir kimseyi tespit
edemedik. Usûl kitaplarında, kıyasla nesih tartışılmışsa da, başta Mutezile
olmak üzere pek çok kişi karşı çıkmıştır. Mâturîdî, bu konuda Mutezile’nin dahi
kabul etmekte zorlandığı bir görüş ileri sürmüştür. Yukarıda bahsedilen anlamda
şerî’ hükümlerde neshin ne zaman ve nasıl vuku bulacağını aklın yetkisine
bırakmış ve şöyle demiştir: ” Nesihten kaçınmanın aklen imkansız hale geldiği
durumlarda nesh caizdir; nesihten kaçınmanın aklen mümkün olduğu durumlarda ise
caiz değildir.” Muhtemelen Mâturîdî, mütevatir sünnetle ayetlerin neshini
yukarıdaki gerekçelerden dolayı, takyit ve tahsis anlamında kabul etmiş
görünmektedir. Ancak ona göre, nesih, Allah için fikir değiştirme (bedâ’),
sözünü geri alma ve daha önce söylediğinden vazgeçmek olarak
anlaşılmamalıdır.
16. İnsan Özgürlüğü
Mâturîdî, öncelikle insanların fiil ve eylemlerini ontolojik açıdan kesin bir
hakikat olarak kabul eder ve bu görüşünü temellendirmeye çalışır. Ona göre,
insanın eylemlerinin gerçek sahibi olduğu, akılla, duyularla ve Kur’ân
ayetleriyle açık ve seçik olarak bilinmektedir. Allah, insanlara bu
gerçekten hareketle bazı görev ve sorumluluklar yüklemiş ve karşılığında ceza
ve mükafat koymuştur. İş yapma ve eylemde bulunabilmek için, eylem öncesinde ve
eylem sırasında kulun kendisine güç ve kudret verilmiştir. İnsanın eylemleri,
ona verilen bu güçün ve yaratılmamış olan cüz-i iradesinin sonucudur. Bu,
insanın fiillerinin ve sorumlu olmasının temelidir. İnsan bunlarla fiile
yönelir ve onu özgür iradesiyle seçer ve yapar. Kulun iyi veya kötü bütün
fiilerinin yaratılması ise Allah’ın kudretiyle olur. Dolayısıyla insan
fiilerinde, insanın rolü ve Allah’ın kudreti olmak üzere iki yön söz konusudur.
Mâturîdî, kendi dönemine kadar bu konuda ortaya atılan kaderi inkar etme ve
cebr fikrini benimseyenlerin görüşlerini çürüterek, eylemlerin hem insana hem
de Allah’a ait olduğunu ileri sürmüş ve bu konuda yeni bir çözüm ortaya
atmıştır. Buna göre, fiile yönelmek, onu seçmek ve yapmak insanın işidir.
Her şeyin yaratıcısı olan Allah ise, insan fiilinin yaratıcısıdır.
Dolayısıyla yaratma yönünden fiile tesir eden güç Allah’a aittir.
Yani gerçekte fiil, gerçekleşme (kesb) yönünden insana, yaratma yönünden de
Allah’a aittir. Fiildeki bu ortaklık, ayrı ayrı şeylere sahib olan ve
sorumluluğu ortadan kaldırmayan bir ortaklıktır.
17. Objektif Ahlak Anlayışı
Eşyanın güzel ve çirkinliği, yararlı ve zararlı oluşu aklın ilkeleriyle genel
olarak anlaşılabilir. Ancak akıl, bunları bütün yönleriyle ve ayrıntılarıyla
belirleyemez. Derinlemesine araştırdıktan ve üzerinde düşündükten sonra
bilebilir veya bir peygamberin haberiyle bilebilir. Bu konuda şeriatın
bildirmesi teyid ve tekiddir. Şeriat da, bir şeyi iyi olduğu için
emretmiş, kötü ve zararlı olduğu için yasaklamıştır. Din, bu
konuda akılla birleşmektedir. Ayrıca ahlaki duygu insanın özünde vardır,
insan yaratılışı itibariyle bizatihi ahlakî bir varlıktır. Bir kısım şeylerin
güzelliği, bir kısım şeylerin de çirkinliği akılda bedihî olarak kesin olduğu
için, akıl bunları zorunlu olarak idrak eder, emreder ve yasaklar. Mesela;
nimete şükretmenin doğruluğu ve adaletin güzelliği, nankörlüğün, zulmün ve
yalanın çirkinliği böyledir. Yalnız aklın, karşılığında ahirette
mükafat ve cezası olan haram ve helal kılma yetkisi yoktur, bu yetki Allah’a
aittir. Dolayısıyla aklın bilgisi, ahirete ait ceza ve sevap miktarını tayin
edemez. Din ise, emredilenleri yapana mükafat vadetmiş, yasaklananları
yapanları ise ceza ile tehdit etmiştir. Mâturîdî’nin ahlak anlayışı ile ilgili
belirtilmesi gereken bir husus da, fikri, inancı ve doğru bilgiyi eyleme öncelemesi
ve eylemin taklide değil sağlam bir bilgiye dayandırmasıdır.
18. Allah’ı Bilmek (Marifetullah)
Mâturîdî’ye göre, Allah’ı bilmek aklen vaciptir. Eğer Allah hiç bir resûl
göndermeseydi, yine de insanların akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini,
onun layık olduğu sıfatlarla tanımlaması ve Allah’ın evrenin yaratıcısı
olduğunu bilmesi gerekirdi. Çünkü bunları bilmenin yolu akıldır. Dolayısıyla
vahiy ulaşmayan kimse, bu konuda sorumlu olup mazur görülmez. Resûl,
ibadetlerin miktarı ve şekli ile Şerîat konusunda gereklidir.
19. Mukallidin İmanı
Gerçekte iman, kesin bir bilginin tasdikinden ibarettir. Bu bakımdan her inananın
inancını sağlam bilgi ve sağlam dellilerle desteklemesi şarttır. Bunu
başaramayan kimsenin taklid yoluyla inanması, mazur görülmez. Çünkü taklid
dinlerin ve mezheplerin doğruluğunun ölçüsü olamaz. Ayrıca kendi özgür iradesi
ve ihtiyarıyla gerçekleşmemiş bir iman hakiki iman olamaz. Örneğin ölümün gelip
çattığı bir anda veya azap edilmekle karşı karşıya kaldığı bir anda, kişinin
iman etmesinin kendisine hiç bir faydası yoktur. Nesefî, Mâturîdî’nin
6/En’âm, 158. ayetten hareketle, imandaki tasdikin delile dayanmasının
gerektiği, bu sebeple mukallidin tasdiki delilden yoksun ise, böyle bir
tasdikin kendisine fayda vermeyeceği sonucuna vardığını nakleder. Mâturîdî,
taklit yoluyla inanan bir kimsenin imanının gerçek iman olmadığını, her an
tehlikede olduğunu ve diğer din mensupları tarafından doğru yoldan saptırılma
tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu söyleyerek asıl imanın,
güzelliğini ve hakikatini kişinin kendi aklıyla ve düşüncesiyle bildiği iman
olduğunun, böyle bir imanın hiç kimse tarafından saptırılamayacağını ileri
sürer. Ona göre, 3/Âl-i İmrân, 99. ayette Ehl-i Kitab’ın Allah’ın
yolundan çevirmeye çalıştıkları müminler, işte bu taklidle inanan hakiki imana
ulaşmamış kişelerdir. Mâturîdî üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Özcan’ın
da ifade ettiği gibi, ” Mâtürîdî ‘nin sisteminde taklide dayanan bilgi ve imana
itibar edilmemektedir.” Sonraki Mâturîdîler ise, bunu biraz yumuşatarak, taklid
yoluyla inanan kişinin inancını geçerli kabul etmişler, ancak imanını
temellendirememesi dolayısıyla büyük günah işlemiştir, demişlerdir.
20. Tekvin (Yaratma)
Mâturîdî’ye göre, tekvîn sıfatı, ilim, kudret, irâde, semi’ ve basar gibi
Allah’ın ezeli sıfatlarındandır. Allah, bu yaratma sıfatıyla (tekvîn)
ezelde muttasıftır. Onun ezelden beri yaratıcı olması, yaratılanların
ezeliliğini gerektirmez. Çünkü yaratma ile yaratılan nesne farklı farklı
şeylerdir. Yaratılanlar, Allah’ın yaratma sıfatıyla sonradan meydana
getirilmişlerdir. Mâturîdî’ye göre, beşer idrakinin tekvînin mahiyetini
kavraması mümkün değildir. Bu konuda tek delil ve anlaşılabilecek şey her şeyin
“ol (kün)” emriyle olmasıdır.
21. İnsanın güç yetirebileceği şeylerle sorumlu tutulması
Dinde insanlar, güç yetiremiyeceği şeyle asla sorumlu tutulmazlar. Her hangi
bir şeyle sorumlu tutulmanın öncelikli şartı, emredilen veya yasaklanan şeyin,
insanın yerine getirebileceği türden olmasıdır. Buna göre, insanları güç
yetiremeyeceği ibadet ve taatlerle veya yapamadığı şeylere karşılık daha
ağırıyla cezalandırmak dinin sorumluluk mantığına aykırıdır. Allah akla
dayalı olarak veya vahiy yoluyla insanlara her ne emretmişse, onun anlaşılması
için bir yol kılmıştır. Bunu anlayamayacak düzeyde olan ilahî emrin muhatabı olmaz.
Bütün bu emirleri bilme yolları farklı farklıdır. Ancak onun yolları akıl ve
istidlalle bilinebilir.
22. Allah her şeyi bir hikmete göre yapar
Mâturîdî’ye göre, evrende hiç bir şey boşuna yaratılmamıştır. Her şeyin bir
yaratılış sebebi, amacı ve hikmeti vardır. Bu sebeple, Allah’ın
yarattıkları, kendi koyduğu varlığın yasaları ve aklın ilkeleri dışında çıkmaz.
Bütün her şeyi en güzel şekilde ve sapasağlam yapar. Ona göre, hikmetin iki
şekli vardır: Birincisi adalet, ikincisi lütüfkarlıktır. Adaleti her şeyi yerli
yerine koymaktır. Allah’ın lütfunun gelince, onun sonu yoktur. Sonuç olarak
ilahî filin hikmet dışı olması mümkün değildir. Hikmet dışına çıkmak ise,
sefihliktir ve Allah’ın rububiyetine aykırıdır.
23. Kaynaklarda Mâturîdî’nin ihmal sebepleri
Mâturîdî’nin Kelam, Fıkıh, Fıkıh Usulü,Tefsîr ve Makâlât geleneğinde
son derece önemli eserler yazmış olmasına ve daha sonra kendi adına nispetle
Mâturîdîlik adıyla sistematik bir kelam ekolü oluşturmuş olmasına rağmen,
sözü edilen bilim dallarında yazılan biyografik eserlerde onun hayat hikayesine
yer verilmemesi veya çok az yer verilip görmezlikten gelinmesi izah edilmesi
son derece zor bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Şimdiye kadar
Mâturîdî ile ilgili araştırma yapan pek çok kişi konuyla ilgili farklı görüşler
ileri sürmüşlerse de, Mâturîdî’nin kendinden sonraki iki-üç asır boyunca
kaynaklarda ihmal edilmesinin sebepleri hala aydınlatılamamıştır. Bazı
araştırmacılar onun hakkında çok az şey bilindiğini, bazılarının ise bir takım
şeylerin bilindiğini ama yetersiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu iddiaların
çoğu, Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd adlı eseri yayımlanmadığı,
hayatı ve fikirleri üzerine müstakil çalışmalar yapılmadığı dönemde ileri
sürülmüştür. Kitâbu’t-Tevhîd‘in ve Te’vîlât‘ın gün
yüzüne çıkarılmasıyla birlikte Mâturîdî’nin fikirleri konusundaki sis perdesi
kalkmaya ve bu konuda sevindirici ve ümit verici çalışmalar yayımlanmaya
başlamıştır. Şimdiye kadar Mâturîdî’nin hayatı ve çevresiyle ilgili bilgiler
hep standart Makâlâteserlerinde veya biyografik eserlerden
çıkarılmaya çalışılmıştır. Bugün ise, artık bunların dışında hala yazma olarak
bulunan Hanefî-Mâturîdî çevrelere ait kaynaklara dayalı bilgiler esas
alınmaktadır. Aslında Hanefî-Mâturîdî çevrelere ait bu eserlerde, Mâturîdî’nin
fikirlerinin hiç de ihmal edilmediği, büyük bir otorite olarak kabul edildiği
ve çok erken dönemlere ait eserlerde onun görüşlerine müracaat edildiği
açıkça görülmektedir. Örneğin İbn Yahyâ’nın Şerhü Cümeli
Usûlü’d-Dîn‘i, Mâturîdî’nin öğrencisi Ebû’l-Hasan er-Rüstüğfenî’nin Fevâid’i
bu konuda son derece önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Diğer yandan Hanefî
alimlerin kendi dönemlerindeki güncel problemlerle ilgili çözümleri
içeren Fevâid, Nevâzil ve Havâdis, Hâvî
fi’l-Fetâvâ, el-Müntekâ ve Fetâvâ adıyla yazılan eserlerde
ve erken dönem Hanefî Fıkıh Usûlü eserlerinde Mâturîdî’nin güncel
problemlerle ve hayatı ile ilgili biyografik eserlerde olmayan son
derece önemli bilgiler bulunmaktadır. Bütün bunlara rağmen Eş’ari’ye kıyasla
Mâturîdî’nin büyük bir ihmale uğradığı geçerliliğini hala korumaktadır. Ancak
yeni bilgi ve belgeler onun tamamen ve kasten ihmal edildiği görüşünü artık
geçersiz kılmıştır. En azından Hanefî çevrelerde durum oldukça farklıdır.
Mâturîdî’nin ihmal sebepleri arasında, eserlerin zorluğu veya
anlaşılamaması veyahut muğlaklığı, felsefî ve kelamî oluşu, ilim ve
kültür merkezi ve hilâfet merkezi Bağdad’dan uzak bir yerde yaşamış olması,
Mutezileye yakınlığı veya en az onlar kadar akla başvurması, Eş’arîler gibi
siyasî iktidarca desteklenmemesi, resmî eğitim kurumlarında okutulmaması,
Eş’arîliğin Malikîler ve Şafiîler tarafından benimsenirken Mâturîdîliğin sadece
Hanefîler tarafından benimsenmesi, Eş’arîliğin Nizamiye medreseleri yoluyla
İslam dünyasının her tarafına gönderilecek kimseler yetiştirmesi,
Mâturîdîler’in ise bu imkanlardan mahrum kalması gibi pek çok sebep ileri
sürülmektedir. Buna rağmen bu sebepler, onun ihmal edilişini açıklamakta
yetersizdir. Ben bunları tartışmak yerine, son derece önemli gördüğüm bazı yeni
sebeplerden bahsetmek istiyorum. Mâturîdî’nin Hanefîler dışında kasıtlı olarak
ihmal edilmesinin sebeplerinden birisi, Eş’arî, İbn Küllâb, Kalânisî ve benzerleri
gibi, eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunmamış olması ve Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat veya benzeri kavramları hiç kullanmamış olmasıdır. Bunun yerine Ebû
Hanîfe’nin izinden giderek Mutedil Mürcie’nin görüşlerini savunmuş ve ” Övülen
Mürcie” (İrcâ’ el-Mahmûd) fikrini benimsemiştir. O dönemlerde bir çok
açıdan Makâlât geleneği standartlaştığı için Ebû
Hanîfe ve AshâbıMürcie’nin bir alt grubu olarak zikredilmiştir. Muhtemelen
Mâturîdî de, tasnif sistemini ilk dönem Makâlât eserlerindeki
şemaya uyduran sonraki Fırak yazarları, en azından Şehristânî ve İbn Teymiye
tarafından, Ebû Hanîfe’nin fikirlerini savunduğu ve onları geliştirdiği için
Ebû Hanîfe ashabından birisi olarak görülmüştür. Doğu Hanefî-Mürciî Makâlât
geleneğinde zikredilmemesinin ise başka bir sebebi olduğunu sanıyoruz.
Öncelikle bu bölgeye ait konuyla ilgili eserlerden sadece Ebû Muti’ Mekhûl
en-Nesefî’nin Kitâbu’r-Red ale’l-Ehvâ‘sı günümüze kadar
ulaşabilmiştir. Mâturîdî’nin çağdaşı Kerrâmî-Mürciî bir kimse
tarafından yazılmış olan bu eser, fırkaları şahıslar merkezli değil, daha çok
fikirler merkezli isimlendirmeye gittiğinden ve iman görüşleriyle dünyayı
terk görüşleri konusunda Mâturîdî”nin Kerrâmî çevrelere ağır eleştiriler
yöneltmesinden dolayı, Mâturîdî”ye yer vermemiştir. Bunun sonucu olarak her iki
standart Makâlât geleneğinde adı geçmemiştir. Mâturîdî”nin
Muhammed b. Kerrâm ve diğer sufilerin anlayışlarını eleştirmesi, sezgiyi/ilhamı
redderek akla önem vermesi, daha sonra Sufilikle eklemlenen Ehl-i Sünnet
çevrelerinde kabul görmesine ve öne çıkmasına engel olmuştur. Çünkü kendi
öğrencisi Ebû’l-Kâsım Hakîm es-Semerkandî ve Ebû’l-Leys Semerkandî’nin
eserlerinin daha yaygın olmasına ve çok tanınmasına, onların Sufî düşünceyle
ilgilenmeleri ve bu konuda eserler yazmış olmaları sebep olmuştur. Hanefî
çevrelerin onu ihmali konusunda bir kasıt aramak yerine, Ebû Hanîfe’nin
otoritesini gölgelemek endişenin etkili olduğu kanatindeyiz. Ne zaman ki
Şafiîlik ve Malikîlik kendilerine Eş’arî’yi itikadî görüşlerinde önemli bir
şahsiyet olarak öne çıkarmaya başladılar, o zaman Hanefîler de Eş’arî’ye rakip
olarak Mâturîdî”yi imam edindiler. Bu durumda Mâturîdî”yi öne çıkarmakda ve
itikadi konularda Ebû Hanîfe kadar yer vermekte bir sakınca görmediler. Zaten
Ebû Hanîfe’nin görüşlerini, sistematik bir Kelam ekolüne dönüştürmüş olması ve
çeşitli konularda eserler yazmış olması dolayısıyla bu ünvanı haketmişti. Son
olarak, Mâturîdî”nin dönemindeki siyasî iradeyle bazı anlaşmazlıklar içerisinde
olması, onun siyasî iktidar desteğiyle meşhur olmasını ve imkansızlıklar
yüzünden eserlerinin yazılıp çoğaltılmasını engellemiş olabilir.
24. Türk düşünce tarihi ve siyasî tarihi açısından önemi
Bağdad’da Büveyhîlerin yükselişe geçtiği, Taberistân’da Zeydîlerin
devlet kurduğu, İsmâîlîler/Karmatîlerin Orta Asya’da, özellikle Nesef,
Semerkand ve Bedahşan’da Samanîleri tehdit edecek kadar güçlendikleri ve
Fâtımî-İsmâîlîlerin Kuzey Afrika’da merkezi Mısır’da bulunan bir devlet
kurdukları dönemde, yeni müslüman olmuş Türkler arasından İslamî ilimlere
vakıf Mâturîdî’ gibi birisinin çıkması, son derece şaşırtıcıdır. Çünkü
Semerkand İslam’la yaklaşık iki yüz yıl önce tanışmıştı. Bu dönemin büyük bir
bölümü ise, savaşlar, entrikalar ve siyasî çalkantılarla geçmişti. Üstelik
Mâturîdî, diğer bilginler gibi, Nisabur, Rey, Bağdad, Basra, Mısır, Şam, Kufe
ve diğer kültür merkezlerine seyahat etmemiş birisiydi. Mâturîdî, böyle bir
dönemde ve bu kadar ağır şartlar altında, kendisini ilme vermiş ve bütün Türk
dünyasını etrafında toplayan ve kendi adıyla anılan itikadî bir mezhep
kurmuştur. Kaşgarî’nin Divânu Lugatu’t-Türk‘ü Türk dili
açısından, Farâbî ve İbn Sinâ’nın felseyle ilgili eserleri İslam Felsefesi
açısında ne kadar önemli ise, Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd‘i
ve Te’vîlât‘ı da Türk din anlayışı ve Türklerin dini düşünce tarihi
açısından, o kadar önemlidir. Çünkü onun bu eserleriyle birlikte,
akılcılık ve hoşgörü Türk din anlayışının temel taşları olmuştur.
Mâturîdîliğin hakim olduğu bu kültür havzasında, bugün dahi hikmetleri Türk
boyları arasında ezbere okunan Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli ve Yunus
Emre gibi büyük Türk mutasavvıflarının yetişmesine, Şiî/İsmâîlî fikirlerin
etkisiz kılınarak Türk boylarının Hanefî-Mâturîdî din anlayışı etrafında
toplanmasına ve Selçuklu ve Osmanlı adıyla bilinen büyük Türk devletlerinin
kurulmasına zemin hazırlamıştır.
Selçuklular döneminde, her ne kadar Hanefî Mutezilîlere ve İsmaililere karşı
bir cephe oluşturmak amacıyla Eş’arilik resmî bir mezhep olarak benimsenmiş ve
Nizamiye Medreseleri kurulmuş ise de, Türkler arasında bu medreselerin
etkisinin sanıldığı kadar güçlü olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu Nizamiye
medreselerinin yanısıra Hanefî-Maturidîlerin kendi medreselerinde
Hanefî-Mâturîdî kültür okutulmaya devam etmiştir. Diğer taraftan Türk
kelamcıları arasında Eş’arîliği benimseyen ve bu kelamî sistemi desteklemek
için eser yazan alim yok denecek kadar azdır. Bu sınıfa girebilecek Osmanlı
dönemi alimlerinden Taftazânî, aslında koyu bir Eş’arî olmayıp Eşarîlikle
Mâturîdîliği uzlaştırmaya çalışan ilk kişilerden birisidir. Ancak o,
Mâturîdî’nin Eş’arîlerle uyuşan görüşlerini Eş’arîliğe indirgemiş, Mutezile’ye
parelel görüşlerini ise Mutezilenin görüşleri diyerek görmezlikten
gelmeye çalışmıştır. Onun bu tavrının Mâturîdîliğin yayılmasını, olumsuz yönde
etkilediği söylenebilir. Selçuklular döneminden başlayarak Eş’arîliğin
Mâturîdîlik karşısındaki gücü, halk nazarında daha çok sufilikle olan ilişkisi
dolayısıyla olmuştu. Eş’arîlik Gazalî ile birlikte Ehl-i Sünnet çevrelerinde
Sufiliği meşrulaştırma fonksiyonu gördü ve pek çok Şâfiî-Eş’arî alim Sufilikle
ilgili eserler yazdılar. Ama Türk dünyasında en fazla etkisi olan Eş’arî
alimlerden birisi Gazalî oldu. Muhtemelen Nizamiye medreselerinde yetişen ve
Eş’arîliği benimseyen önemli alimlerin çoğunluğu Fars asıllılardan oluşuyordu.
Bütün bunlara rağmen, Selçuklular dönemi, Mâturîdî’nin görüşlerini savunan alimlerin
yetişmesi bakımından en verimli bir dönem oldu ve Hanefî- Mâturîdî çizgide hem
fıkıh hem de kelam sahasında çok sayıda son derece önemli eserler yazıldı.
Sufiliğin büyük destek gördüğü Osmanlı döneminde de, Eş’arîlik, Gazalî ve
Fahreddîn Râzî kanalıyla etkili olmaya devam etmiştir. Örneğin Fahreddîn
Razî, Maveraünnehir Maturîdî ulemasıyla tartışmalar yapan ve Mâturîdîleri zayıf
düşürmeye çalışan eserler yazan birisi idi. Ancak XV. asırdan itibaren
Şiî-Sünnî çekişmesinin Türk-İran çekişmesine dönüşmesi sonucu İmam
Mâturîdî ve onun Türk Din Anlayışı yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Osmanlı
alimlerinin Mâturîdî’den ve onun fikirlerinden bahsetmeye başlaması ve bu
dönemdeTe’vîlât‘ın yazmalarındaki artış, bu gerçeği
açıkça ortaya koymaktadır. Mâturîdî’yi Osmanlı döneminde yeniden keşfeden
önemli şahsiyetlerden birisi İbn Kemal Paşa ( 1534), bir diğeri de
Akkirmani (1760)’dir. Akkirmanî’nin “ İrâde-i Cüz’iyye Risâlesi” adlı eserinde
geçen şu ifadeler bu açıdan son derece manidardır: “ Ma’lûm ola ki ef’al-i
‘ıbâd hakkında mezâhib-i adîde vardır. Lâkin Şeytân-ı lâ’înin nüz’atından
selâmet ve kâideten teklîfin sıhhati ve taatte medh ve sevâb ve
ma’siyette zemm ve ‘ıkâb ancak İmâmü’l-Hüda Ebû Mansûr Mâturîdî
mezhebinde olur.” Öyle sanıyoruz ki, Osmanlı için Eş’arîlik Sünnî-Şiî
çekişmesinde Sünnîliğin zaferini sağlayacak bir Teolojik özgünlükten uzaktı.
Zaten özgün olarak Eş’arîlik okutulmuyordu. Sufiliğin emrinde ve son derece
felsefileşmiş bir Eş’arîlik okutulmaktaydı. Sufiliğin bilgi kuramı ve batınî
yoruma öncelik vermesi, Şiîliğe karşı bir muhalefetten çok dolaylı olarak
destek sağlamak anlamına geliyordu. Şiîliğin ilk dönemlerden itibaren büyük
gelişme kaydetiği ve devlet kurduğu coğrafya daha çok Eş’arî coğrafya olmuştur.
Diğer taraftan Felsefe üzerinden Şîa’ya cevap verebilmek de o gün için mümkün
değildi. Çünkü aynı felsefî tezler Şiî çevrelerce de benimsenmekteydi ve kendi
tarihlerinde Tûsî ve benzeri pek çok alim eserler yazmıştı. Felsefî ve Sufî
cepheden Şiîlikle mücadele etmek imkansız idi. Osmanlı idarecileri, bu gerçeğin
farkına vararak ve halk tabanında Eş’arîliğin, özellikle Türk unsuru arasında
yaygınlaşmaması gerçeğini de göz önünde bulundurarak Sufî bilgi kuramına karşı
çıkan, Râfızî ve Batınîliğin eleştirisi ile ilgili pek çok eser
yazan daha sade akılcı ve Türk kültür çevresinde ortaya çıkan ve
Türklerin geneli tarafından benimsenen Mâturîdîliğe bu yüzden daha büyük önem
atfetmiştir. Bunun yanısıra Hanefîlik ve Mâturîdîlik Türk dünyası açısından
etle kemik gibidir. Her Mâturîdî Hanefî’dir ve Selçuklularla Osmanlı döneminde
Türk denilince Mâturîdî ve Hanefî olarak anlaşılıyordu. Bugün de durum hemen
hemen aynıdır. Osmanlı kütüphanelerinde bu iki kimliği birleştiren Mâturîdî
kelamcılarının eserleri, Nesefî Akîde’si Şerhleri ve Fıkhu’l-Ekber
Şerhleri ile Hanefî Fıkıh kitaplarının yazmaları Şafiî-Eş’arî
kimliğinin taşıyıcısı olan eserlerle karşılaştırıldığında halk tabanında
ve okur yazar kesim arasında bu kültür ürünlerinin elden ele nasıl dolaştığı
açıkça görülecektir. Öyle anlaşılıyor ki, Eş’ari’liği devre dışı etmek
isteyen girişim Medrese dışından geldi ve en zayıf noktası olan
kaza-kader ve İnsan fiilleri konularında yoğunlaştı. Böyle bir konunun seçilmiş
olmasının muhtemelen siyasi bazı gerekçeleri de olabilir. Mâturîdîliği savunan
Osmanlı uleması üzerine yeni araştırmaların yapıldığı takdirde bu gerçek daha
iyi anlaşılacağı kanatindeyiz. Osmanlı alimlerinden Akkirmânî(1760) ve diğer
bazı alimler Mâturîdî’nin insan özgürlüğü ile ilgili fikirlerine hararetle
savunmaya devam etmişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde Gazâlî’nin sufilikle
ilgili eserleri, Cumhuriyet döneminde de, Said Nursi’nin eserleri, Türkler
arasında Hanefi-Mâturîdî kimliğinin zayıflamasında etkili olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, Osmanlı’dan devralınan geleneğin
etkisi ve millî devlet anlayışının sonucu olarak Mâturîdîlik daha fazla ilgi
görmeye başlamıştır. Hatta hazırlanan İlmihal kitaplarında veya din görevlileri
için hazırlanan el kitaplarında “fıkıhta mezhebimiz Hanefîlik, itikatta
Mâturîdîlik ” şeklinde bir kimlik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış,
Yusuf ZiyaYörükan ve diğer araştırmacıların, Mâturîdîlik ve Mâturîdî
kültür çevresiyle ilgili araştırmaya yönelmelerinde etkili olmuştur. Bugün Türk
dünyasının çoğunluğu, Hanefî kimliği altında da olsa Mâturîdîliğini
sürdürmektedir.
25. İslam düşüncesi üzerindeki etkisi
Mâturîdî’nin yetiştiği dönemi dinî ve fikrî bakımdan inceleyecek olursak,
Mutezile’nin Abbasîler tarafından takibata uğradığı, Hadis Taraftarlığı’nın
devlet tarafından desteklendiği, Şiî ve İsmâîlî fikirlerin ve Tasavvufî
düşüncenin yaygınlık kazanmaya başladığını görürüz. Mutezile ile birlikte,
aklın mahkum edilmesi İslam düşüncesine büyük bir zarar vermişti. Bunun
akabinde din ve dünya görüşünü hadis ve gelenek üzerine kuran Hadis
Taraftarları, keşif ve derunî tecrübeyi esas alan Sufilik, imama itaati
din ve bir inanç esası gibi gören Şiîlik yaygınlık kazanmaya başlamıştı.
Mâturîdî, bu sözü edilen ekollerin ve felsefî, agnostik mekteplerin karışıklık
yarattığı bir dönemde, akıl ve vahiy arasında yaratılmak istenen bunalımı ve
çatışmayı ortadan kaldırmaya ve onun yerine aklı tekrar dinî bilginin
üretilmesinde en güvenilir bir kaynak olarak ölçü alınmasına çalıştı. Aslında
o, daha önce Mutezilenin oynadığı rolü, üstlenmişti, fakat Mutezilî
değildi. Kitâbu’t-Tevhîd‘de görüldüğü kadarıyla, o insan bilgisinin
kaynaklarını sistematik bir şekilde ele alarak analiz eden ilk müslüman
kelamcıdır. Bu eseri, İslam düşünce tarihindeki kelamî/akaidî düşünceyle ilgili
yazılmış ve bize ulaşan en eski metin olmanın ötesinde İslam Teolojisinin ilk
gelişme çağıyla ilgili son derece zengin bir malzemeyi içermektedir. Diğer
yandan Mâturîdî’ döneminde bölgede yaşamaya devam eden Sümeniyye, Menâniyye,
Merkayûniyye, Sofistler, Seneviler ve Mecusîler hakkında da önemli bir bilgi
kaynağı olmaya devam etmektedir. Mâturîdî, gerek Kelam ve Tefsir’de, gerekse
Fıkıh’ta son derece önemli kavramsal analizler yapmış, bazı kavramları yeniden
tanımlamış veya yeni kavramlaştırmalara gitmiştir. Buna örnek olarak Kelam’da
Maiye (Nelik/Nitelik), Akıl, Havass (Duyular), Haber, Peygamber’in Haberi,
Peygamber’den gelen haber, Şey’iyye (Mâhiyet), Bilkuvve, Bilfiil, Tînet gibi;
Tefsir’de mutlak din, mutlak kitap, te’vil, vücuh ve İctihadî nesih
gibi, Fıkıh’ta ise, Beyânü’l-Kifâye, Beyânü’n-Nihâye, Beyânü’t-Tafsîl, el-Mütevâtir
bi’l-Amel, İlmü’l-Amel, İlmü’ş-Şehâde ve diğer
kavramlar örnek verilebilir. İslam Kelamı’na katkısıyla kendinden sonraki
alimlere ilham kaynağı olmuş ve çağdaş araştırmacılar tarafından ”
Liberal Ehl-i Sünnet Teolojisi’nin veya ” Spekülatif Teolojinin”
kurucusu olarak görülmüştür. Çoğunluğu Türk olan pek çok alim onun bu kelamî
sistemini tanıtmaya çalışan oldukça kıymetli eserler yazmışlardır.
Bu ekol Hanefîlik olarak, başlangıçta Horasan-Maveraünnehir başta
olmak üzere, daha sonra Orta Asya, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Doğu
Türkistan, Malezya, Endoneya, Kafkaslar, Rusya, Türkiye, Orta Doğu ve diğer
bölgelerde yaşayan müslümanların büyük bir kısmı tarafından benimsenerek
günümüze kadar yaşatılmıştır. Günümüzde İslam dünyasında ve batıda
bazı Üniversiteler’de veya İlahiyat Fakülteleri’nde, sınırlı düzeyde de
olsa, Mâturîdî ve Mâturîdîlikle ilgili konular çalıştırılmakta, lisans ve
lisans üstü programlarda Mâturîdîlik ve onun akılcı
teolojisine yer verilmektedir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder